SayfalarWeb günlüğüForumDosya arşiviNe yeni?





Favorilere EkleGöndermek bana E-posta
Muallim
 

Forum sayfam. Konu oluşturabilir ve konulara dahil olabilirsiniz. Bu sayfadaki konular tartışmaya açık konulardır.Karşı fikirlerinizi yorum gönder butonundan ekleyebilirsiniz.Böylece daha iyi bir sonuca ulaşabiliriz.Hayır ve esenlik içinde kalın. Weşinu xeyri miyondı bımonê.

Tarihte O Yıl



Aşağıya İstediğiniz Yılı Yazın ve Tüm Ayları Listeleyin
999 < < 2009




Sitenize Ekleyin...

İlginç websiteleri
Ziyaretçi
Təqvim
<
Mayıs 2012
>
PztSÇPrşCCmtP
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031
Abonelik
e-Posta: 
En iyi yorumcu
tarihci Muallim
Yorumlar: 2
Diğer siteler
alper1 alper buyukhan
nalizade Nicat Alizade
mustafaabir mustafa abir
mery17 jjd jksdf
tr

ŞEYH HASANLI AŞİRETLERİ KONFEDERASYONU OYMAK VE OBALARININ YERLEŞİK YÖRELERİNDEKİ SÖYLENCE VE İNANÇ MOTİFLERİNİN NESNEL VE TARİHSEL TEMELLERİ

Söhbət yaradSöhbət yarad | Liste yapmak

GöndərənDaxil

tarihci Mesaj gönder
Muallim
ŞEYH HASANLI AŞİRETLERİ KONFEDERASYONU OYMAK VE OBALARININ YERLEŞİK YÖRELERİNDEKİ SÖYLENCE VE İNANÇ MOTİFLERİNİN NESNEL VE TARİHSEL TEMELLERİ
1298 gün önce 08.11.2008 15:45:44 Alıntı('1355197','1355197','6','797')">Spam rapor edin

İslama kendi itikatlarınca iman etmiş ( aleviliği dinsizlik şeklinde değil de islam içinde anlayan ) alevi bir araştırmacının şeyh hasan aşiretleriyle ilgili bir araştırması .

ŞEYH HASANLI AŞİRETLERİ KONFEDERASYONU OYMAK VE OBALARININ YERLEŞİK YÖRELERİNDEKİ SÖYLENCE VE İNANÇ MOTİFLERİNİN NESNEL VE TARİHSEL TEMELLERİ

İsmail ONARLI

GİRİŞ

Bir milletin tarihi sadece askeri savaşları ya da sosyo-ekonomik yaşam dinamiğinin serüveni değildir. O ulusun dili, örf ve töresi, tüzesi, sanat ve edebiyatı, inanç ve felsefî düşüncesi, kültür ve ahlakî, gelenek ve göreneği gibi unsurlar ile ruhi şekillenme ve yaşama tarzı da tarihinin bir parçası olup, ortak hayati birlikteliğinin temel koşullarını oluşturur.

"Tarih, bizi yalnız başka zamanların uygunsuz etkisinden değil, kendi zamanımızın uygunsuz etkisinden, gelecek zamanların ve çevrenin tiranlığından, soluduğumuz havanın basıncından da kurtaran şeyleri içermelidir..” diyen ünlü İngiliz tarihçisi, Edward Hallett CARR; Tarih Nedir?, sorusunu yanıtlarken; amaç ve süreci konusunda da kısaca şöyle demektedir:

"Tarih biliminin amacını ve işini oluşturan 'geçmişin anlaşılması', bugünün ve geleceğin de daha iyi anlaşılmasını sağlar. Tarihsel süreç süreklidir; bugünün geleceğe nasıl yansıyabileceğini bilemezsek, geçmişin bugüne nasıl dönüştüğünü hiç anlayamayız."

Lucien Febvre ise tarih yazımına ilişkin bulgu ve olguların değerlendirilmesi açısından şunları belirtmektedir: Kuşkusuz tarih yazılı belgelerle yapılır. Ama yazılı belge yoksa, onlarsız da yapılabilir ve yapılmalıdır. Sözlerle de tarih yapılabilir. Resimle de. Toprak parçasıyla da, çatı kiremitiyle de. Tarla biçimleri ve yaban otlarla da. Ay tutulmasıyla da, at yularıyla da.. Bir sözcükle; insandan kalma olan, insana bağlı olan, insana yarayan, insanın dile getirdiği ve onun varlığını, uğraşlarını, zevklerini ve yaşam biçimlerini anlatan ne varsa, bunların hepsiyle tarih yapılabilir ve yapılmalıdır [1].

Türk tarihinin bir parçası ve ortak (millet olmanın) bir bileşkesi olan Alevilik (Bektaşilik-Kızılbaşlık) daha çok sözlü tarihe ve menkıbelere dayanmaktadır. Alevi tarihi nesilden nesile imece metodolojisiyle aktarılarak, halkın kollektif bilinç ve belleğine yüklenerek günümüze değin getirilmiştir. Alevilik ülküsünün temel dayanak noktası Oğuz töresidir. Türkistan-Horasan hattıyla gelen Alevilik öğretisi; Mezopotamya, Anadolu ve Balkanlar’da çeşitli kültür ve kült motifleri eklemlenerek zenginleşmiş, "heterodoks İslam-Türk sentezi" haline gelerek; "synetique bir inanç sistemi ve bu sistemi yaşatan bir toplumsal yapı" organizasyonuna dönüşmüştür.

Alevi tasavvufuna; Orta-Asya, İran, Mezopotamya ve Anadolu antik mitolojileri ile On iki İmamcılığın mehdici anlayışı da apsorbe edilerek bağdaştırılmış; İslam sufizmi ile Türk şamanizminin dinamizmiyle güçlenen Alevilik, ülkemizde "Ocak Kültü" etrafında hayatiyet bularak örgütlü hale gelmiştir. Alevi Ocakları'nın geçmişi araştırıldığında ve gün ışığına çıkarıldığında Alevi tarihi de büyük oranda yazılmış olacaktır.

Alevi tarihi çeşitli söylencelerde ve nefeslerde ezop dili kullanılarak anlatılmaya çalışılmıştır. Araştırmacıların bu metinleri deşifre ederek nesnel temellerine oturtmaları gerekmektedir.

Mitos (myth), efsane (legent), destan (saga), ve halk öyküsü (folkstory) ile masal (marchen) arasında genellikle yapıldığı görülen ayırım, edebi ölçüte dayanır; yapılmakta olan bir başka ayırım, "Mitos" ile "tarihsel gerçekler" arasında olup, mitos niteliği taşıyan herhangi bir şeyin inanılmaya değer olmadığı gibi bir düşünceye dayanmaktadır. Bu çalışmada ne edebi ölçüt ne de tarihsellik ölçütü kullanılmıştır; bunların yerine "işlev" ölçütü benimsenmiştir. Mitos, belli bir durumun yarattığı insan düşgücünün (imgelemenin) ürünü olup, belli bir şey yapma niyetini gösterir. Btiyle anlaşıldıkta, mitos hakkında sorulması gereken doğru soru, onun "gerçek" olup olmadığı değil, "onunla ne yapmak niyetinde olduğu" sorusudur [2]. Bu sorunun yanıtını biz şöyle açıklayabiliriz: Alevilik-Bektaşilik-Kızılbaşlık öğretisinin yaratıcı önder ve topluluklarının; inanç, kültür ve yaşam biçimlerinin ancak bu söylencelerden (soyuttan somuta doğru) çıkarsamalarla tarihsel altyapısı örgülenebilir.

Biz yukarı Fırat havzası Aleviliğini incelerken özgün olarak ve kurucu özeliğiyle Şeyh Hasan Ocağı ve Aşiretini seçtik ve araştırdık [3]. Bu ocağın söylencelerini, nefeslerini ve kültlerini, adak ve ziyaret yerlerini 'gerekircilik ve işlevsel ölçütlerle' ele alarak, karanlık ve gizli kalmış yönlerini, inanç ve felsefi düşünce tarihini ortaya çıkarmaya çalıştık.

İslami daire içinde olan Aleviliği (heterodoks İslam) diğer İslam'ın versiyonları olan, Ortadoks (Sünni ve Şii) İslam'dan ayİran temel inancı şunlardır ki ileride örneklerini göreceksiniz:

“1) Hulûl (incarnation), yani Allah'ın insan sûretinde tecelli etmesi,

2) Tenasüh (metempsycose), yani ruhun öldükten sonra bir başka bedende yeniden doğması,

3) Don değiştirme (metamorphose), yani ruhun sağken bir biçimden başka bir biçime, yahut bir kalıptan başka bir kalıba geçmesi” [4].

Alevilerdeki bu inançlardır ki; Hz.Ali'in Hacı Bektaş donunda gelmesi ya da Hacı Bektaş'ın Atatürk donunda yeniden zuhuru anlayışı bugüne kadar gelmiştir.

Türk insanının toplumsal değişim ve dönüşüm tarihinin, Anadolu'daki önemli bir kesitini oluşturan, Şeyh Hasananlı Aşiretleri Konfederasyonu; Erzurum'dan Varna'ya, Samsun'dan Anamur'a değin uzanan coğrafyada etkinlik göstermiştir. Balıkesir’de farklı, Tunceli'de farklı yerel özellikler gösterse de, temel inanç ve törelerini yitirmemişlerdir.

I. ŞEYH HASANLI KONFEDERASYONUNA GENEL BAKIŞ

Şeyh Hasananlı Konfederasyonu üç ana aşiretten meydana gelmiştir.Birincisi, oniki oymaklı Şeyh Hasanlı kolu; ikincisi, yine oniki oymaklı Seyyidanlı kolu ve üçüncüsü ise, Bahşişli oymaklarıdır. Bahşişli ya da Bahşayış oymakları Anadolu ve Rumeli'nin değişik yörelerinde obalar halinde yerleşik ve göçer durumdadırlar [5].

Koçgiri Aşireti'nin bazı oymak ve obalarının da Şeyh Hasanlı Konfederasyonu’na bağlı olduğunu bazı araştırmacılar belirtmektedirler [6].

Balıyan Aşireti'in bir bölümünü Malatya Doğanşehir bölgesine gelen Şeyh Hasanlıların bir kolu olan Seyidan Aşireti’nin Bal ve Birim oymaklarının oluşturduğunu bilmekteyiz [7]. Sivas, Erzincan ve Malatya yörelerinde yaptığımız araştırmalar da her iki yazarı (Öz ve Şahhüseyinoğlu) doğrulamaktadır.

Şeyh Hasananlı Aşiretlerine adını veren Şeyh Hasan; Bayat Boyu On-Er Oymağı'nın beyidir. Eski adıyla MUŞAR'da bugünkü Elazığ'ın Baskil İlçesi'in Aydınlar bucağındaki kalede yarı özerk bir beylik kurmuştur. Ayrıca yörede Fırat kenarında da kendi adıyla (Şeyh Hasan) da bugünkü Tabanbükü köyünü kurmuştur.

21 Temmuz 1211'de Kayseri'de Selçuklu tahtına çıkan İzzeddin Keykavus; Sultanlığını tanımayan kardeşi Tokat Meliği Alaeddin Keykubat'ı Ankara yakınlarında ceryan eden savaşta yenerek yakalayıp, hapisedilmek üzere Malatya'ya gönderir. İbni Bibi bu olayı şöyle anlatmaktadır:

"Alaeddin Keykubat'ı, Emir Seyfettin'e teslim ile Malatya'da "MİNŞAR' Kalesi’ne göndererek her türlü ihtiyacı temin olunmak şartıla hapsedilir. Seyfettin, Alaeddin Keykubat'ı, Minşar'a götürdüğüne dair o tarafın Beylerinden hüccet ve vesika alarak geri geldi, Padişah'ta Konya'ya döndü"[8].

Emir Seyfettin Ayaba'nın Alaeddin Keykubat'ı teslim ettiği Bey, Şeyh Hasan'dan başkası değildi, yardımcısı ise kardeşi Şeyh Ahmet’tir. Dokuz yıl hapiste kalebent olarak kalacak olan Alleddin Keykubat; Bayat boyu beyi Şeyh Hasan'a teslim edilmiştir.

Şeyh Hasan'ın Çemişgezek'te beylik kurduğu yazılmaktadır [9]. Ki torunu II. Şeyh Hasan ile karıştırmaktadır. Muhtemelen çok daha sonraları Alaeddin Keykubat geçici bir atamayla görevlendirilmiş olabilir. N. Dersimi'in belirttiği yöresel beylik; torun II. Şeyh Hasan olasıdır. Çünkü yörede bu ikinci Şeyh Hasan bağlı aşiretin oymakları vardır ki; bunlar, Karabali, Abbas, Ferhat, Kargın, Laçin, Bahtiyar, Bütikhan, Gülabi, Iksor, Komeş, Karikali, Seyyit Remal adıyla anılan reisler, bu beyin oğul ve torunlarıdır. Yöredeki halk da adı geçen reislerin çevresinde toplanarak oymak oluşturmuşlar ve reisin adıyla anılır, örgütlenir, işlevsel bir feodal kurum olur. Bu yapılar günümüze değin de gelir.

Bizans İmparatorluğu döneminde müstahkem kalelerden olan Çemişgezek, 1085 yılında Harput Merkez olmak üzere; Arapkir, Hanzit (genç-palu) bölgesinde kurulan Çubukoğlu Beyliği’ne bağlanmıştır. Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubat; 1226 yılında Fırat boylarında Diyarbakır Artukoğlulara ait kaleleri fethederken Çemişgezek'i de almıştır. Çemişgezek'in fetihinden önce, 22 Nisan 1224'de Arapgir'in Onar adıyla kurulan köyün arazilerinin, Şeyh Hasan'a vakfedildiği elimizde bulunan belgelerderden anlaşılmaktadır. Bu belgeler Nuri Dersimi'nin görüşlerini de çürütmektedir. Şeyh Hasan bu dönemde Fırat boyu fetihlerine katılmıştır. Yine bu dönem Şeyh Hasan, Arapkir Şahnesi (subaşı) olarak Selçuklu yönetimine bağlı görev yapmaktadır.

Bayat boyu oymakları Şeyh Hasan'ın askeri ve dini liderliğinde;. Kazakistan'ın Türkistan (Yesi) ile Çimkend arasındaki Üçkurgan yöresinden gelmişlerdir. E. Jan.Yrb.Nazmi Sevgen, Üç Kurgan adıyla ilgili olarak şunları yazmaktadır:

"Üç Kurugan isminde eski Türk kabileleri arasında bir boya da rastlamaktayız. Altay Türkleri'nin bir parçası olan Sibirya Türkleri'nin yurtlarından birinin ismi de 'Kurgan'dır. Eski Türkler, bu ismi daha fazla şehir harabelerine verirler. Orta Asya'da hala birçok "Kurgan" vardır. Bütün bu mütalaalımızı teyit eden elimizde daha kuvvetli bir vesika vardır. O da Kırgan Aşireti’nin büyüğü olan, ..Süleyman'ın köyünün (Burcan) olmasıdır (Hozat'ın 22 km. şimali şarkişinde ve Sincik dağının cenubundadır. 1/200.000 mikyasındaki haritada yazılı değildir). Halbuki (Burcan) Başkırklar'da bir kabile adıdır. Malumdır ki, eski Türkler kabile ve eşhas isimlerini köy ve mevkilere verirlerdi. Bu itibarla Kırgan kelimesinin anlamı Kırıkhan veya Kurkan olması ve aşiretin Başkırıklar'a mensup bulunması ihtimali çok kuvvetlidir. Bununla beraber yukarıda kaydetiğimiz esasa göre şimdiki Buhara-Efgan hududuna yakın (Şirabat) yakınında (Kırgan) isminde bir kışlak, Korçe'nin cenubi şarkısındaki (Tekeş) vadisinde eski Moğol Hanları'nın payitahtı olup şimdi Kırgızlar'ın (Akkurgan) dedikleri bir harebe vardır. Bütün bu tetkik ve buluşlar; Kırgan aşiretinin aslını ve münasabetini göstermek bakımından tarihi ve içtimai kıymeti haiz olsa gerek" [10].

Kazak Milli Akademisi Tarih Enstitüsü öğretim üyelerinden Samat Ötenyaz ve Uygur Türkleri’nden Çin-Rumçi'den Dr.Abdurahman Can ile 1993 yılıda yaptığım görüşmede; "Üç Kurgan"ın bugünkü Kazakistan'ın Türkmenistan ile Çimkend arasında bulunan bir köyün adı olduğunu söylemişlerdir. Ayrıca, Orta Asya'da Türklerin yaşadıkları bölgede çok sayıda Kurgan adlı yerlerin olduğunu belirtmişlerdir ki, N. Sevgeni doğrulamaktadırlar. Aynı şahıslar; Un-ar'ın da Uygurca; Büyük, ulu, çevreyi kaplapan, ulûhiyyet anlamından erişilemeyen güç demek imiş ki, On-ar'ın da bu anlamı ifade ettiği kanısındayız.

"Malum olduğu veçhile de Laçin, Türkçe'de, haşin demektir. Laçin aşireti halkı, Dersim'in en haşin, en cesur insanlarıdır. Bu bakımdan da işinde isabet vardır. Ferhatuşağı; hala Azerbaycan'da olsa gerek, bir kabilenin taşıdığı isimdir. Bunun gibi Karabaluşağı (karayiğit manasında), Abbasuşağı, Koçuşağı şeklinde aşiret ve oymaklar isimlerinin öz Türkçeliği barizdir. Bahtiyarlı; Azarbaycan Türkleri arasında yaşayan bir aşiretin ismidir" [11]. Bölgede yaptığımız araştırmada Şeyh Hasan Aşiretleri’nin Erzincan'ın Sarıkaya yaylasında, Şah İsmail Hatayi'nin 1500 yazında gerçekleştirdiği "Türkman Beyleri ve Dede Ocakları Kurultayı"na katılmışlardır. Bu "Türkmen Kurultayı" sonucu; Tebriz'de "Kızılbaş Devleti" kuruluşuna karar verilmiş ve büyük bir Türkmen yürüyüşüyle "Safavi Devleti"ni Türk Beyleri kurmuşlardır. Nazmi Sevgen'in belirtiği aşiretler de işte bu dönemde Azerbaycan'a gitmişlerdir [12].

İstanbul İl Genel Meclisi üyesi ve Tunceli kökenli Em. Öğr. Cafer Çevik; Nazmi Sevgen'in görüşlerine katılarak şunları da ilave etmektedir: "Bahtiyar Oymağı, Hozat yöresinin fetiyle Pakire (Dalören) köyünü işgal ederler. Fakat o zamanalar Pakire, Anadolu'nun yerli halkından oldukları için onların içine karışmazlar. Köyün yanına Horasan'dan geldikleri şehrin adıyla bir mezra kurarlar ve 'Çimkend' derler. Şeyh Hasan'ın torunlarından bir zat da burada Hakk'a yürür ve dağın doruğuna defnedilir. ziyaretgah olan bu türbeye Sultan Seyyid (Şehid) denir. Kutsanan bu türbe yörenin koruyucusu sayılır ve dağla bütünleşmiş olarak algılanır". Tunceli'deki bir mezraya Orta Asya'daki Çimkent şehrinin adının verilmesi, Oğuz boylarının tarihsel geleneklerine bağlılığının bir göstergesidir.

İbn Ül-Esir; Selçuk Bey'in yüz yedi yaşında ikan Cend'de (1007) vefat ettiği yıllarda "İlik Han" adında bir Oğuz Beyi'nden bahsetmektedir. İlik Han; Samaniler'le savaşır ve Buhara'yı da alır [13]. Bu bilgilenmemizden hareketle ve İlik Han'dan bahsetmemizin nedeni şudur; Şeyh Hasan'ın Arapkir Onar köyünde Rutik Beyi Piri Baba (daha sonra Merzifon'a gitmiştir)'nın kızıyla evliliğinden olma oğullarından birinin adını "İLİK" koymasından kaynaklanmaktadır. İlik adı dikkate şayan bir durumdur. Muhtemelen Şeyh Hasan'ın andığımız bu dönemde Türkistan'daki İlik Han'la soy itibariyle bir akrabalıkları vardır ki oğlunun adını da İlik koymuştur. Bu bir geleneğin de ifadesidir. Osmanlı kayıtlarından yaptığımız araştırmalarda "İlikoğulları" adıyla Onar köyünde bir kabile vardır. Köyde "İlikgiller" denilen bu aile Cumhuriyet sonrası "Palas" soyadını almışlardır. Cem törenlerinde ve dini ayinlerde ya da şölenlerde Şeyh Hasan'ın oğullarından; "İlik, Habib Hasan ve Karamemmed) soyundan gelen Onar köylüleri aynı statüye sahiplerdir. Bu kabileler, Alevilik yol zinciri olarak rehberlerini kendi içlerinde seçerler, Pirleri Mineyik Ocağı, Mürşidleri Aguçen Ocağı (Doğan Dede)'dır. Onar köyünün diçer kabilelerinin dedeleri ise aynı köyden seçimle olur.

Sevh Hasananlıların yerleşik yörelerinde isim ve yer adlarının örneklerini çoğaltabiliriz. Geleneğin izlerini belirtmek için bu kadarla yetindik.

A. ŞEYH HASAN'IN AHİLLİKLE İLİŞKİSİ

Şeyh Hasan’ın Ahi teşkilatlanmasındaki rolü hakkında ve olasılıklar ile olabilirlikler üzerine incelemem Cem Dergisi'nde yayınlandı [13]. Burada konuyla ilgili detaya girmeden çerçevesini çizeceğiz.

Prof. Dr. Mikail Bagram'ın 'Ahi Evren ve Ahi Teşkilatı'nın Kuruluşu' adlı yapıtında Şeyh Hasan'ın 1204 yılında bir grup ilim adamıyla Selçuklu Sultanı I. Gıyasüddin Kephüsrev (birinci: ll92-1196, ikinci: l204-1211)'i ziyaret ettiğini yazmaktadır [14].

“I.Gıyasü'd-Din ikinci defa tahta geçer geçmez hocası Malatyalı Şeyh Mecdü'd-Din İshak'ı cülusunu Abbasi Halifesi'ne bildirmek üzere Bağdad'a göndermiştir. Şeyh Mecdü'd-Din, bu diplomatik vazifesi sırasında o yı1 (601/1204) Bağdad üzerinden Hacca da gidmiş, dönüşte gene Bağdad üzerinden Anadolu'ya dönerken beraberinde birçok ilim adamı ve şeyhleri de getirmiştir. Muhpi'd-Din İbnü'l Arabi, Şeyh Evadü'd-Din el-Kirmani, Şeyh Nasirü'd-Din Mahmud (Ahi Evren), Şeyh Ebu Ca’fer Muhammed el-Berzai, Muhaddis Ebu'l-Hassan Ali el-İskenderanî, Arapgir’de medfun ŞEYH HASAN ONAR bunlardan ilk akla gelen isimlerdir. Bu ilim ve fikir adamlarından daha bir çoklarının adları Şeyh Mecdü'd-Din İshak'ın oğlu Sadrü'd-Din Konevi'den (673/1275) intikal eden ve bugün Konga Yusufağa Kütüphanesi'nde bulunan kitapların sema' ve kıraat kayıtlarında geçmektedir" [15].

Şeyh Hasan'ın kayıtlarda 1204 yılında Bağdad'tan Konya'ya geldiği belirtilse de; bölgedeki söylenceler ve başka vesikalar da, Şeyh Hasanlı Aşiretleri’nin Malatya'nın Minşar yöresine 1186 sonrası geldikleri yönündedir.

Kirman Selçukluları Sultanı II. Turan Şah'ın (Ö.1182/2) oğlu Şeyh Evhadü'd-Din Hamid el-Kirmanî (1164/6 - 1238)'in halifelerinden Ahi Ahmed'i, Alaeddin Keykubat, Malatya Şıhna (subaşı) olarak tayin etmiştir [16]. Alaeddin Keykubat'ın zehirlenerek öldürülmesinden sonra Selçiklu tahtına çıkan II. Gıyaseddin Keyhüsrev (1236/7-1246/7) kendisine yapılan bir komplonun içinde olduğu şüphesiyle Ahi Ahmed'i işkenceyle öldürürür.

Şeyh Hasan`ın Malatyalı Şeyh Mecdüddin İshak (Ö.1222), Evhadüddin el-Kirmani ve Muhyiddin İbnü'1-Arabi (1162-1240) gibi devrin önemli alimleriyle ilişkide olduğunu tarihi kaynaklardan ve söylencelerden bilmekteyiz. Malatya Şıhnası Ahi Ahmed ve Ahi Evren'le de ilişki içinde olması çok doğal bir hadise olarak gürülmektedir. Bu nedenle de Mikail Bayram'ın bize ifade ettiği gibi Şeyh Hasan'ın Arapgir'de Ahi teşkilatlanmasının, içinde olmuş olabilir.

Alaeddin Keykubat'ı iktidara getiren Türkmen Beyleri, Ahiler ve Alevi dervişleri olmuştur. Evhadüddin Kirmani'nin Alaeddin Keykubat'ın tahta geçmesini sağlamak için bazı faaliyetlerde bulunduğu kendi "Menakibnamesi"nde anlatılmaktadır. 9 yıl Şeyh Hasan'ın egemenliğinde bulunan Muşar ve Kezirbet kalelerinde hapiste tutulan Alaeddin Keykubat'ın tahta çıkmasında; diğer Şeyhler ve Beylerle birlikte Şeyh Hasan da faaliyette bulunmuş olabilir. Şeyh Hasan'ın Arapgir'e subaşı olarak atanması ve vakıf verilmesi bu kanımızı doğrulamaktadır. Halk arasındaki söylenceler; Şeyh Hasan'ın bu tip gizli ilişki ve faaliyetlerini efsaneleştirerek, kerametler şeklinde tezahür ettirerek, anlatılarak günümüze taşımışlardır.

1518 (924) tarihli Çemişgezek Livası Ranunnameşi'nde "Şahnelik" vergisi adıyla reayadan bir vergi alınmaktadır. Arapkir kanunnamesi (Defter-i yasaha-i livay-ı Arapkir) ise, "kanun-i kadim an ümera-i hud" başlığını taşımaktadır. Bu sancakla (Arapkir) ilgili kanunların kaynağının ne kadar çok gerilere gittiği böylece açıklanmış olmaktadır [17].

Akkoyunlu Sultanı Uzun Hasan (Hasan Padişah)'tan daha eskilere giden Arapgir kanunnameleri, bu şehrin önemli bir ticaret merkezi oldugunu da göstermektedir. Çok eski dönemlere ait Arapgir kanunnamesi Osmanlı döneminde de aynen uygulanmıştır [18].

Arapgir; Romalılardan Osmanlıların son dönemine (1915) kadar: Dokuma, kumaş, bez, boya, deri, ayakkabı, semer, palan, nal, mıh, çıvı, orak, kazma, çekiç, kürek, kuyumculuk, çanak-çömlek gibi giyim kuşam ve malzeme ile; şıra, pekmez, şarap, turşu, kuru üzüm, kurutulmuş meyva gahları, kuru dut, hububat gibi yiyeceklerle sanayi ve ticaretin yoğun olduğu bir üretim ve satış merkezidir. Bağdat yolu denen tarihi İpek Yolu kalıntıları, taş döşemeli bölümleri ve kilometre taşı halen Arapgir-Onar köyü arasındaki Kayalısu mezrasının üstündeki yolda bulunmaktadır.

Alaeddin Keykubat tarafından Arapgir'e Subaşı olarak atanan Şeyh Hasan; 1224 (621) yılında vakıf olarak bir Külliye (bugünkü Caferpaşa camisi) yaptırır [19]. Arapgir'de vergileri toplar ve vakfa ait dükkanları çalıştırır, vakfın bağ ve bahçelerini, arazileri işlettirir.

Onar köyünde Cumhuriyet sonrası ilk kez ilkokulu açan ve öğretimi başlatan; İstanbul'da "idadi" öğretimi görmüş Arapça ve Farsça bilen doksan yaşın üstündeki Eğitmen Hüseyin Yıldırım (Ö.10.12.1999) bize elindeki Vakfiye’nin Arapça’dan Türkçeleştirilmiş nüshasını vererek şunları söylemiştir:

"Şeyh Hasan Vakfıyla ilgili elimde çok sayıda belge var idi. Köyden İstanbul'a gelirken orda bıraktım. Köpdeki evi sattıktan sonra eşyaları almaya gittiğimde vesikalar kapbolmuştu. Hatırladığım kadarıyla vakfa bağlı Arapgir'de üç-beş dükkan, kavaklık, bağ, bahçe tabuları vardı. Bu tabu senetleri mülga olduğundan, geçerli değildi. Onun için de önem vermedim. tabi şimdi tarihi açıdan önemli.." diyen Hüseyin Hoca; Şeyh Hasan'ın daha çok dini bir lider olduğunu; ticari işlerinin ikinci planda olabileceğini, fakat bu tip işlerinde yöneticisi olabileceğini söylemiştir. Köyde sumak üretiminin hayli fazla olduğunu belirten Hüseyin Hoca; sumağın da deri tabaklamasında kullanıldığını, çok eskiden dedelerinin bugünkü çeşmede deri temizleyip, hasılladıklarını, çeşmenin karşı bayırındaki taşlarda kuruttuklarını eklemiştir...

Bu anlatımdan, Onar köylülerinin hayvancılıkla iştiğal ettiklerini ve Debbağcılık yaptıkları ortaya çıkmaktadır. Muhtemelen Vakıf dükkanlarında da ürettikleri bu deri ve hayvansal ürünleri satmaktadırlar. Köyde üzüm bağlarının çok olması; üzüm suyu mamüllerinin de Arapgir pazarında satışı olasıdır.

Sonuç olarak kanımız; Şeyh Hasan ve aşiretinin Ahilerle ilişkişi kuvvetle muhtemeldir. Bütün veriler olabilirliğini göstermektedir.

B. YABANLU PAZARI



Fırat nehrinin bir kolu olan Arapgir Çayı'nın güney yamaçlarına; Arapgir ile Ağın ilçeleri arasında üç köy YABANLU (Yukarı-Orta-Aşağı) adını taşımaktadır. İkişi Arapgir'e biri de Ağın'a bağlıdır.



"Yabanlu her şehir ve köyden satmak için emtia ve tahılın getirildiği bir yer" anlamındadır, eski lügatlarda [20]. Yabanlu obası aynı zamanda Bayat Boyu'nun bir birimini oluşturmaktadır [2l].



Elimizdeki bir tapu senetinden Onar köyü ile Orta-Yabanlı köyünün akraba oldukları anlaşılmaktadır. Belgede iki köy arasındaki Ellez (İlyas) dağı denen semtte bir tarlanın bölüşümü anlatılmaktadır. Amcazade olan Onarlı Keleşoğlu ile Yabanlı Kalikoğlu srasında pay edilmektedir. Bu tarla halen iki silenin elindedir. Onar köylülerinin Bayat boyundan olduklarını bir çok yazımda ispatlamıştım. Bugün hayatta olmayan rahmetle andığımız, Y. Yabanlı Mılla Mehmet ile Selamiz İpek Ağa (Genç) bize o zamanlar (1950'li yıllar) çevredeki Türk köylerinin aynı kökten geldiklerini ve akraba olduklarını, Yavuz sonrası Alevi-Sünni ayırımı olduğunu söylemiştir ki, ancak bügün tarihi vesikaları inceledikten sonra anlatılanların doğu olduğunu kavrayabiliyoruz. Yine o zamanlarda Gocu (Aktaş) küyünden Dervişgilin Osman kabilesinin bizim; Şabanlar ise Toraman'ların akrası olduklarını bilmekteyiz ki, tabu kayıtları bu hususları doğrulamaktadır.



Özel olarak Onar köyü çevresindeki Sünni Türkmen köylerine değinme nedenimiz, tarihsel oIarak "ortak bir pazarı" paylaşmalarından kaynaklanmaktadır. Yaşlıların anlattıklarına göre; Orta Yabanlı köyünün üstündeki "Kuyular" semtinde yılda bir kez "Hayvan Pazarı" kurulurmuş. Bizans kalıntılarının bulunduğu, bol akar suyu olan çeşmenin oyma taştan yalaklarının oluşu, tarihini daha da eskilere dayandığını göstermektedir.



"Yabanlu Pazarı" denilen bu açık pazara; Arapgir ve Ağın ilçeleri ile Fırat'ın iki yakasındaki köyler, satacakları hayvan ve mallarını getirerek takas usulü ile değiş tokuş yapıyorlarmış. Ekonomik açıdan dönemin önemli bir ticaret merkezi olan "Yabanlu Pazarı", Osmanlı öncesi de aynı amaç için kullanılıyor muydu bilemiyoruz. Arkeolojik kazılar sonucu elde edilecek bulgular söylenceleri de doğrulayacaktır.



Prof. Dr. Faruk Sümer; "Selçuklular devrinde milletlerarası büyük bir fuar; Yabanlu Pazarı" adlı; Kayseri, Pazar Ören'de kurulan bir panayırdan bahsetmektedir [22]. Ki, kanımızca, Arapgir'in Orta Yabanlı köyünde kurulan bu pazarda, Selçuklulardan kalma "Yabanlu Pazar"larının yöresel yerel silsilesinin bir devamından başka birşey değildir.



Pazar geleneğinin izlerini 1960 öncesine kadar görmek mümkün idi. Andığımız ve çevresindeki Türkmen köylerinin kadınlarından yaşlı olanlar; cuma ve pazartesi günleri Arapgir'deki pazara ve dükkanlara; üzüm, armut, peynir, çökelek, pekmez, sebze; buğday gibi ürünlerini götürüp sattıklarını müşaade etmişizdir.



Bu dönemde köylü kadınlarının kıyafetleri şöyle idi: Allı-morlu-yeşilli şalvar üzerine ya da fistan üzerine; üç etek giyerler, belerine şal bağlarlar, üç eteğin üzerine de salta denilen hırka giyerlerdi.Yaşlı kadınlar başlarına terlik denilen fes giyerler üzerine de yazma bağlarlardı. Yaşmak bağlayanlar olduğu gibi, omuzlarına şal atanlar da vardı. Ata binen kadınlar kesin olarak bol ve dökümlü şalvar giyerler, işliğinin ve şalvarın kesiştiği beline renkli kilim desenli kuşak bağlarlardı. Kız ve gelinler ipekli grepdüştü fistanın altına yine ipekli şalvar giyerlerdi. Başlarına ise oyalı ve süslü yazmalar bağlarlardı. Tarlalarda çalışma esnasında aynı tipte giysiler giymelerine karşın basma, keten, renkli patıska mamülleri tercih edilirdi. Kadınlar kesinlikle kara çarşaf, baştan tuturmalı ferace gibi kapalı örtülere bürünmezler idi. Bu tip örtünme modelleri bölgede daha çok ve sıkça 1970'lı yıllarından sonra görülmeye başlanmıştır.



Prof. Dr. Mikail Bayram; Anadolu Selçuklular zamanında Ahi Evren'in eşi Fatma Bacı'nın kurduğu "Bacıyan-ı Rum" (Anadolu Bacılar) teşkilatı bir çok ticari merkezlerde örgütlenmiştir [23] demektedir ki, muhtemelen Arapgir'de de faaliyette bulunmuştur. l960 yıllarına kadar kadınların çarşı-pazarda ürettiklerini satmaları ve pazarlamaları bu geleneğin bir devamı olsa gerek. Ayrıca bu anlayış; Türk örfüne uygun bir davranış biçimi ve Türkmen geleneğinin kadınlara tanıdığı hak ve hukuktan ileri gelmektedir.



19. yüzyıl başlarında Şemseddin Sami ve Ali Cevad, Arapgir'e ilişkin olarak şu bilgileri vermektedirler: "Mamuret-ül Aziz vilayetinin Harput Sancağı'na bağlı kaza merkezi bir kasabadır. 88 köyden oluşan kazanın 11.000'i Ermeni ve kalanı Müslüman olmak üzere 32.553 nüfusu vardı. Dağlık ve engebeli bir yapıda olduğu için, kaza halkının çoğu, İstanbul'da kapıcılık ve odacılık hizmetlerinde çalışır. Toprak ve tarım ürünleri arasında en önemli yeri sebze ve meyvalar tutar. Evlerinde bez ve alaca türünden dokumalar yapılır. Tüm kazada 35 cami ve mescit, 38 okul, 4 medrese, 11 kilise, 4 hamam, 32 değirmen ve fabrika, 500 kadar dükkan vardır" [24].



Böylesine gelişkin bir kazada Ahi örgütlenmesinin olasılığı güçlüdür. Yabanlu adıyla bir köylü pazarının da yılda bir kez faaliyet göstermesi ve Fırat'ın iki yakasındaki köylerde üretilenlerin de merkezi panapırda satışı mümkün görülmektedir. Arapgir'de sanat yapılarının çokluğu ve İstanbul'la halkının ilişkileri bu kanatimizi doğrulamaktadır.



II. ONAR DEDE DESTANI



Şeyh Hasan soyundan gelen "Derviş Muhammed" adlı bir ozan, ceddi Şeyh Hasan Onar Dede"in yaşam öyküsünü destanlaştırarak günümüze kadar gelmesini sağlamıştır. Derviş Muhammed'in l8. yüzyılda yaşadığını sanıyoruz. Şiir köye özgü otantik makamla Ayn-i Cem törenlerinde söylendiğinden unutulmamıştır. Biz de Süleyman ve Halil Dedelerden otantik haliyle destanı dinledik.



Destanı ilk derleyen Dr. Kaygusuz olmasına [25] karşın, biz ondan farklı ve daha uzunca kıtasını derleyebildik.



Destan, Orta-Asya Türkmen ağzına ve ezgisine benzer tarzda sazla çalınıp söplenmektedir.



Kalkıp Horasan'dan sökün eyleyen

Şam'da Kul Yusuf'u ziyaret eden

Yesevi'den düştür alıp getiren

İn ziyaret eyle Sultan Onar'ı !



Kurgan'ı, Bağdad'ı, Konya`yı gezen

Battal Gazi diyarı Muşar'a gelen

Gelip Uguzlu'da otağın kuran

İn ziyaret eyle Sultan Onar'ı !



Elinde azığı gelip kepire

Teyennümle namazını bitire

Tarığını dikip gülün yitire

İn ziyaret eyle Sultan Onar'ı !



Mekan tutup Kopulu'da oturan

Kahreyleyip Gügeyik'i batİran

Onar Köyü ocak edip tüttüren

İn ziyaret eyle Sultan Onar'ı !



Serikli'nin kalesini fetheden

Büyük Ocak tekkesini halkeden

Dekmiğiyle iki pahar çıkaran

İn ziyaret eyle Sultan Onar'ı !



(....)



Kiraz'a emretti kendisi geldi

O ulu agaçtan tekkesin kurdu

Doksan bin evliya şad oldu güldü

İn ziyaret eylen Sultan Onar'ı !



Gülbacı döğünür kirazım nerde

Ağlama Gülbacı kirazın bende

Çağaların rızkı kapı önünde

İn ziyaret eyle Sultan Onar'ı !



Dört duvar içine Karadirek oturdu

Göğden nida gelip heman duyuldu

Cümle canlar niyaz edip eğildi

İn ziyaret eyle Sultan Onar'ı !



Piri Baba eydür Hakk'ın ereni

Cennet pınarı da Onar adağı

Merzifon'da Sarıbayındır yatağı

İn ziyaret eylen Sultan Onar'ı !



Yılan olmuş Şıh Bahşiş' e gürünmüş

Sınamış oğlunu Hakk'ta yitirmiş

Ol bir yiğit olmuş Adaf'ı vermiş

İn ziyaret eyle Sultan Onar'ı !



Nişangah'dan Dikmetaş'a ok atan

Özünü bağlayıp pirine varan

Mahrum olmaz eşiğine yüz süren

İn ziyaret eyle Sultan Onar'ı !



(....)



Bahşi ceddi Verani'nin neslisin

Kazım, Abbas, Vedduha'nın oğlusun

Muhammed, Zeyd, Hanifi nekaisisin

İn ziyaret eyle Sultan Onar'ı !



Gardaşı Şıh Ahmet, Bektaş yareni

Baba İlyas, Ahi Evren yoldaşı

Bir cümle cihanın yekta güheri

İn ziparet eyle Sultan Onar'ı !



İmanımız Hakk'la dilimiz Türkçe

Şeyh Ahmed'de Şeyh İsak'la aşina

Gevheri gönlünde od oldu közce

İn ziyaret eyle Sultan Onar'ı !



Dağda dolaşmaz kopun ile kurt

Barışmaz oldu Türkmen ile Kürt

Üryan bürpan etti Frenk ile Kürt

İn ziyaret eyle Sultan Onar'ı !



Çığırınca imdat eyler düşküne

Kerbela'da yatan imam aşkına

Kırşehir üstünden Munzur dağına

İn ziyaret eyle Sultan Onar'ı !



Sultan Baba sana özümüz bağlı

Çalap tahtı kurmuş gönüller dağlı

Uçmağı tamusu kalmadı gayrı

İn ziyaret eyle Sultan Onar'ı !



(....)



Tevhid çekip mağarada oturan

Kahreyleyip gemileri batİran

Padişahın imdadına kavuşan

İn ziyaret eyle Sultan Onar'ı !



Mucizatı belli ey güzel atam

Kırk kulaç kemendin karaya atan

İreisin gemisini kurtaran

İn ziyaret eyle Sultan Onar'ı !



Asasın dikip de söğüt yitiren

Tekme vurup sularını getiren

Padişahı ayağına çağİran

İn ziyaret eyle Sultan Onar'ı !



Asasın' dikince söğüt yerişti

Asker geldi cümle mahlük karıştı

Ulu Keykubat'nan anda görüştü

İn ziyaret eyle Sultan Onar'ı !



Bir gıcıktan üçbin ekmek yitiren

Anda çağİranın imdadına yetişen

Bir barkaç'tan tas tas acı doyuran

İn ziyaret eylen Sultan Onar'ı !



Bir petek'deydi Şeyh'in arpası

O'nu çağİranın nur olur sesi

Onik'imamların mektep torbası

İn ziyaret eylen Sultan Onar'ı !



Bu Petek'den üç bin ata yem verdi

Arpa akmayınca Padişah sordu ?

Arayıp Arap'ın boynunu vurdu

İn ziyaret eyle Sultan Onar'ı !



Arattı Arap'ın boynunu vurdu

Arap vuruldukça "nimri'm" dedi

O, Şeyh’e Arap'ı kul diye verdi

İn ziyaret eyle Sultan Onar`ı !



Padişah'ın öğün duman bürüdü

Geri dönüp Şeyh'den helallık aldı

Dişterik, Şeyh Çayır o anda kaldı

İn ziyaret eyle Sultan Onar'ı !



Derviş Muhammed'im el aman aman

Bir dolu içince biz coştuk heman

İnsan Teccal oldu, vakitler tamam

İn ziyaret eylen Sultan Onar'ı !



Onar Dede Destanı’nın 40 kıta olduğunu saptadık, ancak yörelerde farklı söyleyiş değişiklikleri olduğu için, ortak 27 kıtasını derledik. Destan'ın 40 kıtası Derviş Muhammed adlı bir ozana ait olup, 16 kıtalık ayrı bir bölümü de Pir Sultan Abdal'a aittir.



Derviş Muhammed'in şiirinin tüm kıtaları, "İn ziyaret eyle Sultan Onar'ı" dizesi ile biterken; Pir Sultan Abdal'ınki "Aman Onar Dede sen imdat eyle” dizesiyle sona ermektedir. Her iki deyiş de andığımız dizelerin adıyla anılmaktadır ve her ikişine de "Onar Dede Destanı" denmektedir. Dr. Kaygusuz; kırk kıtalık destanın ancak 10 kıtasını derleyebilmiştir olup, biz 27 kıtasını değişik yörelerin yaşlı kadın ve erkeklerinden dinleyerek derleyebildik.



Selçuklu Sultanı ile Şeyh Hasan Onar söylencesinin "epik şiir" haline getirilerek destanlaştırılan kısımları olmasına karşın; Şeyh Hasan, Şeyh Ahmed ve Şih Hahşiş'in de yaşam öykülerinden kesitler vardır.



Eski Türk Destanları; Ergenekon, Manas, Dede Korkut, Oğuz Kağan, Alp Er Tunga, Eba Müslim Horasani, Danişment Gazi, Battal Gazi gibi Şamanist ve İslami motiflerle bezenmiş bir destan özelliği taşıyan; “Onar Dede Destanı", Anadolu'daki Orta-Asya Türkmen izlerini taşıyan bir manzum "Türk Destanı" ve geleneksel yapıtıdır...



Selçuklu Sultanı I. Alaeddin Keykubat ile Şeyh Hasan'ın Menkıbesi'ni Dr. Kaygusuz, Onar köyünde anlatılan şekliyle derlemiştir [26]. Biz ise; Tunceli, Elazığ, Malatya, Erzincan yörelerinde Şeyh Hasanlı Aşireti yerleşim birimlerindeki söylencelerin, değişik versiyonlarının ortak noktalarını alarak ve hareket odağı haline getirerek ve tarihsel altyapısını da değerlendirerek bütünleştirdik. Menkıbenameyi aslına uygun hale getirmeye çalıştık...



III. SELÇUKLU SULTANI I. ALAEDDİN KEYKUBAT İLE

ŞEYH HASAN SÖYLENCESİ



Şeyh Hasan'ın henüz "Kopulu'nun Mağarası"nda oturduğu, zikir çekip çile doldurduğu sıralarda imiş... Selçuklu Sultanı Alaeddin Padişah çekmiş askerini, Fırat Boyu fethine gidiyormuş. "Dişterik Yaylası”nda konaklamak zorunda kalmış. Otağını ve çadırları düzlüğe kurmuş. Askerler yorgun, atlar aç, kimsenin yürümeye mecali-takati kalmamış...



Sultan Alaeddin çepe-çevreye gözcü salmış, bir köy veya bir kasaba var mı, diye...



İki neferan, bir dervişi mağarada zikrederken bulmuşlar... Askerler durumlarını Şeyh'e arz etmişler.. Şeyh de:



"Söyleyin ! Padişah'a, başım gözüm üstünde yeri var. Çeksin askerlerini gelsin. Konuğum olsun.." demiş.



Etrafa salınan öncü-gözcüler, Sultan'ın huzuruna birer ikişerli tekmil vermek için varırlar. Hiç bir insana rastlamadıklarını, köy-kasaba da görmediklerini söylerler.. iki Asker ise; fukara bir Derviş Baba'nın mağarada oturduğunu, Zat-i ali'lerini davet eylediğini söylerler...



Alaeddin Sultan; çaresiz, hayra işarettir, diye yorumlayarak, daveti kabul ve icabet eder. Askerini hareket ettirdiği gibi, Şeyh'in mekan tuttuğu yere ulaşır. "Büyük Ocak" denilen Tekke’nin yanı başındaki bahçeye otağını, yabana da çadırları kurdurur ve Şeyh'i yanına çağırtır.



Şeyh yırtık-pırtık urbalar içerisinde, padişahın karşısına çıkar. Sultan Alaeddin bu durumu görür görmez; parlar, gür sesiyle:



"Bre Şeyh Efendi ! Sen, benimle alay mı ediyorsun ? Üç bin atlı, üç bin yaya askerim var. Onları nasıl doyuracaksın ?.."



Şeyh Hasan; Sultan'ın bu öfkeli çıkışına, sakin bir biçimde, davudî ve derunî sesiyle; dalga dalga konuşarak, deryada fırtına esmiş denizi köpürttüğü gibi coşkulu eda ile cevap verir:



"Yalnızım! Henüz obam gelmedi, Sultanım. Hem neferlerinizi, hem de atlarınızı doyurmaya, Allah'ın izniyle gücüm yeter! Aşımı-lokmamı askerinizle, arpamı atlarınızla paylaşmaya hazırım. Bu, HAKK Lokması'dır! Herkes hakkına düşeni alacak, eşit paylaşacak. Helal Lokma'ya haram katılmayacak! Her er, bu tasla bir tabak aş, bu Gıcık (deri torba)'dan bir somun ekmek, Petek (pitos)'den de atları için bir torba arpa doldurup alacaklar. Zinhar dediklerimin dışına çıkılmasın !..."



Alaeddin Padişah; askerlerine durumu izah eder, ve: "Haram tutanı asarım, kellesini vurdururum, bilesiniz” diyerek son emrini verir...



Askerler sıra ile aşını, tapınını ve pemini almaya başlarlar. Bir süre sonra, Petek'in alt deliğinden akmakta olan arpa kesilir. Arpanın akmasının ani duruşu, Sultanı endişelendirir. Nedenini Şeyh'e sorar.



Şeyh: "Askerlerden birinin hakkından fazla arpa aldığı için durduğunu" söyler...



Sultan; soruşturma sonucu, bir Arap Er'in çifte torba arpa aldığını tesbit eder. Sultan; Arap Er'in kellesinin vurulmasını emreder.



Kara zil kocaman bir kaya kütlesi getirilerek; "Büyük Ocak Tekkesi"nin kapısının ününe, askerin kellesinin kesilmesi için yerleştirilir. Fakat, Şeyh Hasan; O'nun bağışlanmasını ister. Sultan, kabul etmez.



Şeyh Hasan; Arap Er'in boynunu kılıç kesmeyeceğini söyler... Sultan verdiği emri geri almaz. İnfaz işlemi başlatılır..



Arap Er'in kellesi, kütük kapanın üstüne kurbanlık koç gibi yatırılır, elleri de arkadan bağlanır. Zeballah gibi bir Cellat; Arap askerin boynuna keskin bir arşınlık kılıçı ile vurur. Ama kılıç kesmez, defalarca kılıç darbesi indirir. Sultan şaşkın bir halde sahneyi izler. Her kılıç darbesinde; Arap Er, "nimrem, nimrem!" (ölmedim, ölmedim!" diye bağırır. Kılıç bir türlü Arap'ın başını kesmemektedir.



Bu durumu gören Sultan Alaeddin; Şeyh Hasan'dan özür dileyerek, Arap Askeri, Şeyh'e hizmet etsin diye verir. Arap Asker de Şeyh Hasan'ın ayaklarına kapanarak, kendisini sınadığı için af etmesini diler. Arap askeri af eden Şeyh Hasan; O'nu Kanber olarak yanına alır.



Şeyh Hasan; Arap'a destur ve icazet vererek, O'na bir arazi verir. Arap da ailesini ve müridlerini bu yere taşıyarak "Nimri köyü"nü kurar [X].



Üçbin Atlı'yı ve Üçbin Yaya Askeri konuk edip; yedirip-içiren Şeyh Hasan Baba'ya, Sultan Alaeddin sefere çıkmaya giderken, "Sağlıcakla kal!" dememiş... Bu duruma gücenen Şeyh Hasan:



"Sultan'a ilk otağın kuracağın yerde etrafını duman kaplasın, ününü ardını bulamayasın", diye dilek dilemiş. Hakk da kabul etmiş.



Göldağı'nın yamacındaki "Gebük" gözesinde konaklayan Sultan'ın otağını çevreleyen yöreyi duman bürür. Gökyüzünün mavi atlas gibi oilduğu, günlük güneşlik bir günde, etrafını duman bürümesi Sultan Alaedin'i hayrete düşürür. Hatasını anlayan Sultan, geri dönerek Şeyh'ten özür diler. Yaptığı hizmetlerden dolayı teşekkür eder. Dileği olup olmadığını sorar. Şeyh Hasan da:



"Oymağıma, Eba-evlatıma, onun evladının evladına yetecek kadar toprak istiyorum" der..



Sultan Alaeddin; iki kolunu tepeleri, dağları göstererek, semah edercesine çevresinde göğe bakarak fır döner:



"Şeyh'im!... Bütün bu topraklar senin olsun!.. Evladının evladına ve de evladına kalsın!.." diyerek hayır duasını alır ve yoluna revan olur...



A. MENKIBE'NİN TARİHİ DÖNEM İÇİNDEKİ YORUMU



Bu söylencede anlatılan toprakların verilmesı ve sınırları; elimizdeki, 1 Rebüilahır 621 (22 Nisan 1224, Pazartesi) Tarihli Vakfiyename'den anlaşılmaktadır. On-Er Zaviyesi'ne vakfedilen arazilerin merkezini ONAR köyünü alırsak; Batı'da Nahum denilen ve çörek otunun yetiştiği, Göldağı'nın güney yamaçlarındaki Gebük (Günyüzü) köyünden başlamak üzere; Doğu'da "Bağdad Yolu"nun geçtiği ve Roma-Bizans kalıntılarının bulunduğu "Han yeri" - "Maksut Ziguratı" hattıyla; Güney'de "Uzun Tirsek-Orta Dirsek" hududuyla ve uzunca bir kayalık yar-vadi'yle Orta-Yabanlu köyünün üstünde bulunan Bizans Kalıntısı çeşme ve örenin olduğu "Kuyular-Kuyuçak" mevkiinden; Kuzey'e doğru kıvrılarak "Yukarı Yabanlu köyü"nün "Dut Ağacı" pınarının olduğu eski köy kalındı öreninden sınır çizerek, tepeden ve "Kayarası" denilen dikey taş yardan; "Rutik Mezrası" (burası da Bizans kalıntısıdır)'ndan ve Arapgir'e girişteki "Öğlelik Gediği"ne değin uzanan elipis şeklinde geniş topraklardır. Bu yöre ve mevkilerin büyük çoğunluğu; metruk, Roma, Bizans, Paulicten köy ve kale kalıntılarıdır.



Vakıf Belgesi söylenceyi doğrulamaktadır. Aynı şekilde Destan’da anlatılanların bir başka kanıtıdır. Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak; "Heterodoks İslam" konusunda günümüzdeki önemli tarihçilerimizden "Tek" diyebileceğimiz, uzman bilim adamıdır. "Bektaşi Menakıbnamelerinde İslam öncesi İnanç Motifleri" adlı eserinde şöyle demektedir:



"Az yiyecekle çok kişiyi doyuran menkıbesi, ilk kez Kitab-ı Mukaddes'te rastlanan bir motiftir... Hz. İsa şakirtlerini bir ekmek ve balıktan tümünü doyurur, yine de tükenmez... Hz. Muhammed, sahabî Ebu Talha'nın evinde bir ekmekle mescitten götürdüğü bütün cemaati doyurur... Hacım Sultan, Horasan'dan gelirken Piri Ahmed Yesevi'nin verdiği azığı bir ağaca asarak gelen geçen yemiş, yine ağaca asmışlar... bitmemiş, sofra kırk yıl bu şekilde hizmet etmiş... Abdal Musa, tekkesine gelen bir gemi dolusu askeri, ocaktaki kazandan besler...Yemek kırk bin askere paylaştırılır" [27].



Prof. Dr. Yaşar Nuri ÖzTürk ise; bu tip inanç motiflerinin, "Kur'an ve Hadis kaynaklı motifler olup başta Peygamber olmak üzere bir çok Müslüman veli tarafından birçok kere keramet konusu haline getirilmiştir" diyerek, Semavi dinlerin bütünlüğünü savunarak; Prof. OCAK'ın görüşlerinin karşıtlığını savunmaktadır [28].



Alevi-Bektaşi-Kızılbaş menkıbelerindeki inanç motifleri gerek "İslam dışı", gerekse "İslam içi" olsun; doğuştan günümüze değin gelen insanlığın ruhani bir değeri olup evrensel bütünselliğin içindedir. Bu nedenle; Alevilik de evrensel öğretidir ve İslam-Türk Hederodoksi inanç ve tasavvufun, yaşayan ruhi tasavvuru ve yaşama tarzıdır...



Şeyh Hasan söylencesinin gerçekte dönemin yaşamsal insan hayatıyla, serüveniyle örtüşen temelleri vardır ki, halk menkıbeleştirerek günümüze değin yaşatıp organik bir varlık gibi getirmiştir.



Tarihi kaynaklarda Şeyh Hasan 1204 yılında Konya'ya geldiğini; l2l2 yıllarında Muşar Kalesi Beyi olduğunu ve kaleye yakın kendi adıyla anılan (Şeyh Hasan) köyü kurduğunu; 1224 yılında da Arapgir'e Şahna olarak atandığını bilmekteyiz.



Bu söylenceden tarihsel olarak çıkarsayabileceğimiz ve anlayabileceğimiz şunlardır:



1) Şeyh Hasanlı oymakları göçerlikten henüz daha yeni yerleşik düzene, köy-tarım toplumuna geçiş aşamasındadırlar;

2) Arap Er'in boynunun vurulmasına Şeyh'in karşı çıkış motifi; geleneksel Arap ırkçısı Emevi ve Abbasi zulmüne karşı, Türk milli şuurunun bir reaksiyonudur. Arapların Türkleri köleleştirme politikalarına karşı bir Türkmen Şeyhi'nin Arap'a hoşgörüsü ve İslami algılama biçimini göstermektedir.

3) Şeyh Hasan'ın askerleri ve atları besleme motifi; O'nun hakim olduğu yöreden üç bin askeri besleyecek kapasitede bir vergiyi Selçuklu Devleti'ne vermek yükümlülüğünde olması,

4) Ya da Şeyh Hasan’ın, her an üç bin askeri hazır ve nazır bulundurmak zorunda olması.Yani, Arapgir Şahnası (Subaşısı) olan Şeyh Hasan'a, yöre "Askerî İkta" olarak verilmiştir. Bu dönemde Harezmşah Beyleri'ne Erzincan, Niğde, Kırşehir, Karaman yörelerinde belli yerlerin "Askeri İkta" olarak verildiği kaynaklarda bildirilmektedir. Arapgir de bu şekilde Şeyh Hasan'a verilmiş olabilir.

5) Sultan Alaeddin sefere giderken "önünü duman bürümüş" ve yolunu bulamamış, yolu Şeyh Hasan göstermiş (kerametle). Bu motif; şu hususu göstermektedir. Şeyh Hasan'ın oluşturduğu Askeri Güçler; "Piştar (öncü) Kuvvetleri" olarak görev yapmaktadırlar ve Fırat Boyu fetihlerine katıl­maktadırlar.

6) Şeyh Hasanlı Aşiretleri; Fırat Boylarını korumak ve kollamak üzere, Sultan Alaeddin Keykubat tarafından özel olarak görevlendirilmiştir. Topraklar da oymak ve obalara bu amaç için verilmiştir. Arap Askere de Nimri köyü bu amacı gerçekleştirmek için verilmiştir.



Şeyh Hasanlıların Arapgir'den Baskil Tabanbükü köyüne kadar uzanan Fırat boyu kavisine oba yerleştirilmeleri kanımızı doğrulamaktadır.



IV. ŞEYH HASAN SÖYLENCE VE DESTANI'NIN TARİHSEL ARKA planI



Destan ve söylenceden anladığımıza göre; belirli bir dönem için Kalenderî yaşam biçimini seçen Şeyh Hasan; Onar köyünün yerleşim alanının altındaki, güneye bakan dut ağaçlarının olduğu vadideki yarlık kayalıklarda bulunan; Eski Tunç Çağı, Roma, Helenistik ve Bizans dönemlerine ait çok sayıda sıra mağaraların bulunduğu; Kayalık yamaçtaki doğal mağaralardan, "Kopulun Mağarası" denilen kaya oyuğunu kendine mesken edinir.



Kopulun Mağarası'nın iki yüz metre ilerisinde; "Gıllığın Mağarası" denilen büyükçe özel olarak yapılmış kaya mezarı; Hıristiyanlığın ilk yıllarında daha genişletilmiş olduğu belli olan tekniğiyle, Kilise'ye dönüştürmüştür. Peribacalarındaki (Kapadokya) kiliselere benzemektedir. Gıllığın Mağarası'nın açık yara bakan sol duvarında gemi dümenine benzer Haç kazınmıştır. Muhtemelen gizli ibadet yapılan bir Hıristiyan mabedidir ya da Heterodoks Hıristiyan tarikatiarından birine ait zikir yapılan yer haline getirilmiştir.



IX. ve özellikle X. ve XI. yüzyıldan itibaren tıpkı gezginci Budist, Zerdüşt ve Maniheist rahipleri gibi, yaşanan hayat tarzını ve dış görünüşünü büyük ölçüde etkilenmiş ve ilk Kalenderiler, Baba Tahir (938-1055?) misalinde olduğu üzere, dağ ve tepe başlarındaki mağaralarda insanlardan uzak, yalnız başlarına ve yarı çıplak bir kılıkta, asgari yiyeceklerle yetinerek yaşayan bekar ve münzevi bir hayat sürer olmuşlardır [29].

Onar Köyü'nden Hızır Dede: "Önceleri biz Kalenderî imişiz. Sonradan Tarikat-ı Nazenini kabul etmişiz" demektedir. Kanımızca Kalenderî bir derviş olan Şeyh Hasan; çile çekmek için böyle bir yöntemi benimsemiş olabilir.



Şeyh Hasan (Tabanbükü) köyünden İbrahim Karaduman'ın babası, Hüseyin Baba köyün üstündeki dağın bir oyuğuna (mağaraya) girerek 23 yıl çile doldurmuş ve Hakk'a yürümüştür. Köyde anlatılanlara göre, Hüseyin Baba'nın oyuğa girme gerekçesi; Ahmet Yesevi'ninki gibi Hz. Muhammed'in 63 yıl hayat sürmesidir. 63 yıldan sonraki yaşamın batinî, içe dönük bir bakışla, kendini manen disipline edip; Hakk ile hak olmak için, çile doldurmak, tevhid ve zikir çekmek için, "sadık yari kara toprağın" bir oyuğuna kendini hapseder. Hüseyin Baba ziyarete gelenlerin getirdikleri lokmalarla yaz-kış hayatını idame ettirmiştir. Bu anlayış Kalenderî bir tutum ve davranış biçimi, tasavvufî bir duruştur. Anadolu Kalenderîleri kendilerine; Seyyid Battal Gazi'yi "Pir-i Abdalan" kabul ederek türbe ve tekkesini kutsamıştır. Malatya yöresindeki bu anane, tasavvuf geleneği 1961 yılında Hüseyin Baba ile sona ermiştir. l3. yüzyılda, Tunceli Pertek ilçesi Zeve (Dorutay) köyünde türbesi bulunan "Üryan Hızır"ı da Kalenderi dervişleri biçimselliğini, özelliklerini taşıdığını yöresel söylencelerden anlamaktayız.



Lut, Nuh, Musa Peyganberler de "halka felaket musallat etmek mucizesini göstermişlerdir [30]. Aynı özelliği Şeyh Hasan'da da görmekteyiz ki, İslam öncesi bir motiftir.



Mağarada tek başına inzivaya çekilen Şeyh Hasan; tevhid çekip, zikr etmiştir. Bu mağaranın güneyindeki tepe ardında bulunan "GÜGEYİK" adında bir kafir köyünün insanları onu sık sık rahatsız etmişler, taşlamışlar; zikrini-virdini bozmuşlar, ellerini açmış beddua etmiş. Köy taş taş üstünde kalmamış, Oner Dede'nin hışmına uğramış [31].



Şeyh Hasan Oner'in gazabına uğrayan Gügeyik köyünün yerlebir, altüst olması söylencesi ve destandaki inanç motifi (kültü); Kitab-ı Mukaddes kaynaklı bir geleneğin ürünüdür. Aslında, Şeyh Hasan bu köyü ve kaleyi fethetmiştir. Olay mitolojik hale getirilmiştir.



A. PAVLİKİANLER (PAULİCİENLER), BÖLGESİ VE etkisi



Şeyh Hasanlı Aşireti oymak ve obaları; Heterodoks Hıristiyan bir halk olan Pavlikienler denen Anadolu yerli kaviminin Kale ve metruk köylerine 13. yüzyılda yerleştiklerini kaynaklardan bilmekteyiz. Kısaca, Pavlikienler kimlerdir?



"Antakya Patriği Samosatlı Paul (260-272), bir halk adamı, Esafil-i Nas'tan biriydi. Sonunda patriklikten alındı. O'na göre Meryem'den doğan, Tanrısal Kelam (Logos) değil, düpedüz bir insandı. İsa; insan halinde gelmiş Tanrı değil, Tanrı'laşan bir insandı."



"İşte bu Samosara (Urfa-Edessa'nın kuzeyinde bir kent)'lı Paul; Manihaist olmakla itham edilen Paulicien'lere adını vermiştir."



"Halbuki bunlar, dualist olup iki prensibe bağlanmış olmalarına rağmen (aglebi ihtimal red maksadıyla), Mani'yi aforoz etmişlerdir. Bu prensiplerinden biri "gelecek dünyayı" idare edecek Semavi Peder olup, diğeri maddi dünyasını yaratan kötü bir hakim (demiurgos) idi..."



"Hırıstıyanlığı İncil'e uygun ilk şartlarına (insanlar arasında salt eşitlik şartlarına) iade etme amacını gütmeleridir. Bunlar resmi Kilise ve Manastır hayatına hiç bir değer tanımayıp, kendilerini tathir edici rituslara vakfetmişlerdir."

"Çok ezaya göğüs gerdiler, memleketlileri Şiiler gibi,” [X] sonunda X.yy.da bunlar Trakya'ya nakledildi, Anadolu'nun "temizlenmesi" babında. Ama onlar orada Bogomilism'i doğurdular."



"Bunlardan bir kısmı da İslam'a girdi... Çok önemli bir hususa işaret etmekte yarar var. Heterodox Hıristiyan doktirini salikleri, İslamı kabul ettiklerinde, bu dinin de heterodox tarafına intisab etmişlerdir" [32].



Ernst Honigmann'ın "Bizans Devleti'nin Doğu Sınırı" adlı eserinde yukarı Fırat havzası ve yukarı Kızılırmak havzası, Kapadokya ve Peri çayı yöresinde Paulikianların bulunduğu belirtilmektedir.



Adıyaman'ın Samsat ilçisinden Şebinkarahisar'a, Divriği'den Munzur sıra dağlarına kadarki bölge Heterodoks Hıristiyan olan Paulikienler denen halkın yerleşim coğrafyasıdır.



8. yüzyıl Malatya'yı Arapların almasıyla ve özellikle de Battal Gazi'yle birlikte Paulikien`ler yarı İslam yarı Hıristiyan inançlı topluluk olurlar. Bu dönemde bölgede onun üzerinde dil konuşulmakta, onlarca din ve inanç vardır. Battal Gazı menakıb ve destanlarına bakıldığında görülecektir ki; kadın ve erkek tipleri ve inanç motifleri Paulikien kökenlidir.



Araplarla hareket eden bu topluluğu Bizans'lılar cezalandırır, Bizans orduları kalelesini yıkar, köylerini yağmalarlar, yakaladıklarını da Trakya ve Balkanlara sürerler. Kaçanlar ise, Munzur Dağları’na sığınırlar. Balkanlara gidenler, Bogomiller olarak tarih sahnesine çıkarlar.



Honıgman'a ve bizim yörede saptamamıza göre: Tephrike (Divriği), Taranta (Darende), Arguan (Arguvan), Amara (Amran köyü), Mut (Mut kalesi, köy), Arga (Akçadağ), Hasan Batrik (Fethiye köyü), Tnoha (Tohma çayı ve köyü), Murenik (Minepik köyü), Kurtikion (Urtuk, Rutik mezrası), Abrik (Arapgir), Kharpazuk (Harpuzik kalesi, mezrası), Berdek (Pertek), Ashar (köy ve kale kalıntısı), Bhoşheyn (köy ve kale), Hastek (kale), Saldek, Pagnik, Venk, Ecuze, Vahşen, Hinge, Parçıkan, Narmikan, Şotik gibi yüzlerce yerleşim birimi, köy, kasaba ve kale; Paulikien (Paulicien, Polisyen) toplumunun yaşadığı meskûn alanlardır [33].



Malatya Emiri Ömer İbn Abdullah döneminde Paulikienler Fırat'ın doğusuna doğru yerleşirler. Malatya Emiri, Arguvan'ı Paulikienlere bağışlar. Bu yöreye yerleşen halk daha sonra, Liderleri Karbeas yönetiminde Tephrike (Divriği)'yi başkent yaparak, 845 yıllarında; askeri disiplinli ve halkın örgütlendiği bir devlet kurarlar [34].



l0. yüzyılda Bizanslıların Paulikienlere karşı şiddet ve katliam uygulamaları sonucu, bu halk diğer kavim ve aşiretlere karışarak erimiştir.



Nuri Dersimi; "Bizanslılar Ermeni Devletini yıktıktan sonra, Dersimlilerden de, ele geçirdiklerini Trakya'ya sürgün etmişlerdir" demektedir [35]. Bizanslıların sürgün ettiği bu insanlar Paulikienlerden başkası değildir. Bu anlatımıyla Nuri Dersimi kendisiyle çelişkiye düşmektedir. Çünkü bu kavim Kürt değildir.



M. Şerif Fırat ise; "Balaban Aşireti'nin Dimetoka'dan geldiğini", söylemektedir ki, Dersimi'yle aynı görüştedirler [36].



Balaban Aşireti; Paulikienlerin bir unsurudur. l0. yüzyılda Balkanlara Bizanslılar tarafından sürülmüş; Boğomilleşen bu aşiret daha sonra Sarı Saltık vasıtasıyla İslamlaşmış, eski yurtları olan Malatya, Tunceli ve Erzincan yörelerine tekrar dönmüşlerdir. Balaban Aşireti; Türkmen ve Paulikien karışımı bir oymaktır. Baliyan Aşireti'nin bir bölümü de böylesi bir karışımdır. Görüşmemizde; Malatya Baliyan Aşireti üzerine araştırma yapan; H. N. Şahhüseyinoğlu da aynı şeyleri ifade etmiştir.



Anadolu bir kavimler kapısıdır. Saf bir ırk aramak olanaksızdır. Genelde baktığımızda Türk kültürü ve Heterodoks İslam anlayışı vardır ki, bu durum sadece Alevilerde değil, Sünni Türkler'de de kısmen gözükmektedir. Şamanizmin ve Atalar kültünün gelenekselleşerek ülkemiz toplumuna yansımasıdır.



Şeyh Hasanlı Aşireti ilk önce; Eski Malatya (Battalgazi ilçesi)'nın, Fırat Nehri’nin doğu yakasındaki Paulikienlere ait Muşar, Kezirbet Kale'leriyle Mar Ahron Kilisesi ve Mukaddes Dağı çevresinden Arapgir'e ve Hozat'a değin uzanan coğrafi bölgeye yerleşmişlerdir.



Şeyh Hasan'ın zaviyesini kurduğu Onar Köyü arazileri de eski metruk Paulikien yerleşim birimleridir. Köyün kuzey doğusuna doğru uzanan bağlık ve bademlik yöre, "Kalecik" olarak anılan mıntıka, Paulikienlere ait bir kaledir ve duvar kalıntıları durmaktadır. Bağlık yaparken, tevek dikmek için hendekler açılırken çok sayıda anbar küpleri çıkmıştır. "Serikli" denilen kale kalıntısında da "gözetleme kulesi" vardır. Kule'nin kayalık bülününde kaya mezarlar vardır.



"Gügeyik" denilen semt yine eski bir Paulikien yerleşim birimi ve kale kalıntısıdır. Burada, eskiden kalma tarihi çeşme halen kullanılmaktadır. Kalenin içinde de bağ ve bahçeler vardır. Arapgir'den gelen Roma dönemine ait "Bağdat yolu"nun güzergahı, Gügeyik'ten geçerek Keban ve Harput'a doğru gitmektedir. Bağdat yolunun taş kaldırımları ve kilometre taşı yine eski bir kalıntı olan "Kayalısu" mezrasının üstünde bozulmadan bugüne dek kalmıştır. Aynı yol üzerinde Kilise ve Han kalıntıları vardır.



Arkelog Dr. Kaygusuz; "Onar Köyü arazileri, Eski Tung Çağı'ndan bu yana beş bin yılı aşkın bir süredir kesintisiz yerleşmeye sahne olmuştur" demektedir ki, bizim çeşitli kaynaklardan araştırmalarımızı da doğrulamaktadır.



Bu yörede saptayabildiğimiz kadarıyla; "Gölpahar, Rutik, Hanburnu, Maksut ziyareti, Gölöğü, Vançukuru, Kiliseyeri, Hanınyeri, Serikli, Dutağaç, Yabanlıyeri, Gügeyik, Ahpahar, Kuyucak" gibi kalıntı merkezleri eski köy ve kale yerleridir.



Türkmen oymakları buraya gelmeden önce, Anadolu'nun yerli halkları yörede yaşamakta idiler. Bu toplulukların hepsi yok olmamışlardır ya da, "göğe ağıp uçmamışlar"dır. Bu topluluklardan arta kalanlar, Şeyh Hasanlı obalarına katılarak entegre olmuşlardır. Gügeyik denilen köyde Şeyh Hasan'ın geldiği dönemde insanların yaşadığı bilinmektedir. Bu köyde yaşayanlar Paulikienlerden başkası olamaz. Çünkü o dönemde Arapgir'de yoğun bir Ermeni nufusu vardır ki bunlarla ilgisi yoktur. Heterodoks Hıristiyan olan Gügeyikli Paulikienler, Heterdoks İslamlaşarak Türkleşmişlerdir. Şeyh Hasan'ın yöredeki misyonu da, bir dini önder olarak yerel halkları Müslümanlaştırmaktır ve yapmıştır.



Katılımlarla çoğalan ve güçlenen Şeyh Hasanlı oymaklar; mağaralardan ve çadırlardan çıkarak, ev yaparlar, göçerlikten yerleşik düzene, hayvan yetiştiriciliğinden, tarım toplumuna geçerler. Alaeddin Keykubat`ın münbit bir toprak olan Şeyh Çayırı arazilerini vermesi de kanaatimizi doğrulamaktadır.



B. MALATYA HAYALİSİNDE BABAİLER İSYANI



Söylence ve Destana göre Şeyh Hasan; Dede Kargın; Baba İlyas, Baba İshak, Hacı Bektaş, Ahi Evran, Hacı Bektaş, Hacım Sultan gibi ulularla pirdaştır. Bu zatlarla görüşmüş; Babai haraketine Şeyh Hasanlı aşiretiyle katılmıştır. Bölgeye baktığımızda; Horasan`dan gelen Dede Garkın EIbistan'a yerleşir. Dede Garkın'ın baş halifesi Baba İlyas, Amasya'nın Çat köyünde zaviyesini kurar. Baba İlyas'ın baş halifesi Baba İshak ise, Hısn-ı Mansus (Adıyaman)'ın Samosat (samsat) kalesine bağlı Kefersüd'te zaviyesi vardır. Adıyaman'ın Çelikhan ilçesi Bulam (pınarbaşı) köyünde Üryan Hızır Ocağı vardır. Malatya'nın Yazıhan ilçesinin Dedegarkın köyünde aynı adlı dede ocağı vardır. Yine aynı ilçenin Fethiye beldesinin Tenci mezrasında Kızıl Deli Sultan Ocağı vardır. Hasançelebi ilçesinin Kınık köyünde Hacım Sultan Ocağı vardır. Mezirme köyünde Şah İbrahim ocağı, Adaf'ta Şıh Bahşiş Ocağı, Atabek'te Zeynel Abidin Ocağı, Tabanbükü'nde Şeyh Hasan Ocağı, Şabanlı köyünde İmam Rıza Ocağı, Arguvan Mineyik'te Zeynel Abidin Ocağı, Malatya Merkez Battal Gazi Ocağı, Hastek'te Sarı Mecdin Ocağı, Arapkir'de Sultan Onar Ocağı gibi onlarca dede ocakları vardır.



Maraş, Adıyaman ve Malatya bölgesi Türkmen Şeyhleri, Dede ve Babalarının yoğunlaştığı, göçlerle gelen Türk Oymaklarının organizeli ve silahlı olduğu bir dönemdir. Bu bölge, 1239'da Heteredoks Türk Tasavvufunun "siklet merkezi" konumunda ve aynı zamanda Türkmenlerin de sosyal ve ekonomik olarak yoksul olduğu, yönetimden hoşnutsuz durumdadırlar.



Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak'a göre; "Babai isyanını nakleden çağdaş kaynakların hemen tamamı, olayların, Baba İshak tarafından Maraş ve Elbistan mıntıkasından girişilen faaliyetlerle başladığını haber verirler" [37]. Prof. Dr. Mikail Bayram ise, Baba İshak'ın harekatını Moğollara ve Moğol yanlısı yönetime karşı direniş arz eden Türkmen İsyanı olarak değerlendirmektedir [38].



Prof. Fuat Köprülü; Babailer İsyanının kökenini "Paulicien'lere" bağlamaktadır. Hatta, "siyah libaslı, kızıl börklü, ayakları çarıklı" Türkmenlerin, Karamanoğlu'nun komutasında Konya'yı istila etmelerini, Bektaşilik ceryanını, Safavi İmparatorluğunun kurulmasını Pauvikien'lerin devamı hetorodoks göçebe hareketleri olarak değerlendirmektedir. Horosan'da, Selçuklu İmparatoru Sancar'a isyan eden Türkmenleri de aynı sosyal tipi temsil eden, zümreler olarak süylemektedir [39].



Gad Nassi; "İki Bizans gizemci hareketi" dediği Paulikien (Polisyenlik) ve Boğomillik öğretisinin "Osmanlı tasavvufunun doğuşu"nu hazırladığını; Babai ve Bedrettin ayaklanmalarının coğrafi ve düşünsel altyapısını oluşturduğunu belirtmektedir [40].



Andığımız araştırmacıların görüşlerine iştirak ediyoruz. Pavlikanizm Babai hareketini etkilemiştir. Orta-Asya'dan kopup gelen Şamanist ve Heterodoks İslam olan Türkmenler; Fırat Havzası'ndaki yerli halkların inanç ve kültürlerinden de etkilenmişler ama bunları da kendilerine tabi kılarak organizasyonları içine dahil etmişlerdir. Bu nedenle Babailer isyanı bir Türkmen isyanıdır.



l. BABA İSHAK İLE ŞEYH HASAN İLİŞkişi



"Anadolu Selçukluları devrinde Ahilerle Türkmenlerin aynı meslek ve meşrepte olduklarını ve müşterek bir dini ve siyasi anlayışın mücadelesini sürdürdüklerini, yaşayış ve düşünüş bakımından belli bir pınardan beslendiklerini göstermektedir" [41] diyen Mikail Bayram, bu arıduru pınarın Alevilik öğretisi olduğunu itiraf edememektedir. Ama tüm bunlara karşın; Baba İshak harekatı ile Ahi Evren'in ilişkişini saptamaktadır ki, tarihsel olarak önemli bir tesbittir.



İbn Bibi; Baba İshak'ın züht, takva ve vera sahibi bir kişi, yüksek irşad ve ikna kabiliyeti olan bir mürşid, üstün ahlaki meziyetleri bulunan bir halk adamı, halk arasında geçerli nefesi ile ün salan ve fakat ücret, hediye gibi hiçbir maddi çıkarı kabul etmeyen ermiş bir sofi olduğunu, çobanlığı kendisine meslek edinen ve otlattığı koyunlara dahi son derece müşvik davranıp, hak ve hukuka riayetkar bir insan olduğunu söylemekten kendini alamamıştır (...) Baba İshak; Selçuklu yönetiminin Ahilere ve Türkmenlere karşı uyguladığı zulüm ve işkenece'ye son vermek için, Konya'ya devlet yetkilileriyle gürüşmeye gittiğini Eflaki'den öğrenmekteyiz...



Baba İshak Konya'ya giderken Halifesi Hacı Bektaş'a da uğramış, Hacı Bektaş’ın Mevlana'ya yazdığı mektubu Konya'da Mevlana'ya sunmuş ve bir süre gö­rüşmüştür... [42]



Selçuklu devlet ricaliyle görüşmesinden bir sonuç alamayan Baba İshak, halkı ayaklandırmak için dede, baba ve Ahi şeyhleriyle görüşerek isyana hazırlar.



Baba İshak, Türkmenleri silahlandırır ve Şeyh Baba Resul (İlyas)'ün saptadığı tarihte isyan bayrağını açar [43].



Onar Dede Destanı'nda; "Gardaşı Şıh Ahmed, Bektaş yareni/Baba İlyas, Ahi Evren yoldaşı/ Bir cümle cihanın yekta güheri" ve ".../Şeyh Ahmed'de Şeyh İshak'la aşına" denmektedir.



Şeyh Hasan'ın Hace Bektaş-ı Veli'nin dostu, Baba İlyas-ı Horasani'nin ve Ahi Evren'in yoldaşı, yol ehli, pirdaşı, fikirdaşı olduğunu ve dünyada eşsiz, benzersiz kıymetli maden olduğunu destandan öğrenmekteyiz. Ayrıca, kardeşi Şeyh Ahmet'in de Şeyh İshak (Baba İshak Kefersüdî)'la tanıdık ya da "musahip" olduklarını anlamaktayız.



Destandan bu çıkarsamamız; Şeyh Hasan ve kardeşinin Babai önderleri ve Ahi önderiyle çok sıkı ilişkiler içinde olduklarıdır. Kent ve kırda ortak hareket ettiklerini, eylemliliği de birlikte planladıkları anlaşılmaktadır.



Elvan Çelebi; "Menakıbu'l-Kutsiyye"deki 1169'ncu beyitinde, "Bize togmış-idi sa'adet ayı/Getürün didi on yılı sayı" ve 1170'inci beyitte de, "On birinci yıl olıcak varunuz/Ta Arapgire sırrumı görürüz" demektedir.



Baba İlyas'ın torunu Aşık Paşa'nın Arapgir'de 10 yıl kaldığını kesin olarak belirtmektedir.



Taşköprülüzade ve Latifi gibi müellifler; Aşık Paşa (1271/2-1332)' nin dışarıdan Anadolu'ya geldiğini ve Kırşehir'e yerleştiğini, hatta Latifi, Acem serhaddine yakın bir yerden geldiğini ileri sürmektedir [44].



Bu tarihçilerin yazdıklarıyla "Onar Dede Destanı"nı tarihsel kesitine oturtursak örtüşmektedir. Baba İlyas ile yoldaş olan Şeyh Hasan Onar, 1240 yılından sonrada bu ailenin fertleri olan Muhlis Paşa ile de ilişkilerini sürdürmüştür. Acem serhaddine (sınırına) yakın olan Arapgir Sancağı'nda güçlü bir konumda olan, Şeyh Hasananlı Aşireti'ne Aşık Paşa babasının ölümüne mütaekip sığınır ve on yıl Arapgir'de saklanır. Tüm tarihi veriler ve söylenceler olayın gelişimini böyle göstermektedir.



Bu durumda şunu göstermektedir ki, Şeyh Hasan, Babailer harekatına katılmış, yenilgi sonrası da Alevi Türkmenlerin tekrar toparlanıp teşkilatlanmasında bulunmuştur. Menakıbnamede Baba İlyas'ın yaşlı halifelerinin torunlarına da hizmet vermesi bu kanımızı doğrulamaktadır.



Seyyid Sahih Ahmed Dede; "Mecma-u Tevarihî Mevleviye" adlı Kitabında "Karaca Ahmed'in Acem diyarından Türkmen beldeşi olan Sulucakarahöyük'te Hacı Bektaş'ın yanına geldiğini" yazmaktadır ki, muhtemelen bugünkü Kemaliye (Eğin)'ye bağlı (o devirde Arapgir'e bağlıdır) Ocak köyündendir [45]. Çünkü, Karaca Ahmed'in oğlu Hıdır Abdal’ın l3. yüzyılda Ocak köyünde kendi adıyla bir zaviye kurduğu Osmanlı belgelerinden anlaşılmakta olup bu kurum günümüze değin devam edegelmiştir [46].



Arapgir'in güneyden giriş yönünde (eskî Bağdat yolu), Onar Zaviyesi; şehrin kuzey çıkış yönünde ise, Ocak Zaviyesi vardır. Bu iki zaviye kurulduğundan bugüne dek ortak bir kültür ve inancı paylaşarak hareket etmiş, akrabalık ilişkileriyle de güçlendirilmiştir. Her iki Dede Ocağı'nın, çevresinde gelişen olaylara seyirci kaldığı düşünülemez. Alevilik öğretisinde tevvekkür bir yere kadardır, zülme ve haksızlığa başkaldırı vardır. Bu nedenle, her iki ocağın Babai harekatıyla ilişki içinde olması olasıdır. Bölgedeki sosyal, ekonomik, dinsel ve tarihi ilişkiler ile Dedelik Kurumu işlevi açısından; Babai ve Ahi direnişlerine, Onar ve Ocak zaviyelerinin düşünsel ve eylemsel katılımı güçlü bir olasılıktır. Başka türlü düşünmek Alevi Türkmen töresine ve geleneklerine aykırıdır. Aleviler hiç bir zaman zalimin yanında yer almamışlardır.



Saltuk-Name'de; Saru Saltuk devrin büyük alimleriyle görüşür. Saru Saltuk; Rumeli, Bulgaristan, Rusya’dan sonra Türkistan'a gelir. Harezm, Horasan ve Tebriz'i dolaşarak, Fırat Nehri kıyısına gelir. Kayseri ve Kırşehir'e giden Saru Saltuk; Hacı Bektaş-ı Veli, Üryan Doğan; Mevlana, Şemsi Tebrizi, Seyyid Mahmud Hayrani, Hoca Nasreddin, Karaca Ahmed, Tabduk Emre, Malatyalı Şeyh Abdullah'la görüşür. Malatya'da Battal Gazi'nin torunu Ali'yi ziyaret ederek, Seyyid Gazi Sultan'ın evlerini ve yurdunu da ziyaret eder [47].



Saru Saltuk'un Zeyn'el Abidin Sultan'ı ziyaret ettiği Saltukname'de belirtilmektedir [48]. Kanımızca, Battal Gazi yurdunu (eski Malatya) ziyaret eden Saru Saltuk; bir kaç kilometre uzakta bulunan Atabeğ köyündeki Zeynel Abidin Türbesi'ni ziyaret etmiştir. Yoksa Bakiye Mezarlığı’nda, Medine'deki 4. İmam Zepnel Abidin'in türbesi değildir. Fırat kıyısındaki Zepnel Abidin türbesinden başka bir merkat değildir.



Mikail Bayram; bütün eserlerinde Nasreddin Hoca'nın Ahi Evren olduğunu söylemektedir. Saru Saltuk'un da Ahi Evren’le görüştüğü anlaşılmaktadır. Saltukname'de Saru Saltuk'un Selçuklu ülkesinden kovulduğunu yazmaktadır. Muhtemelen Saru Saltuk da Baba İshak gibi Konya'ya giderek, Türkmenlere ve Ahilere yapılan zulmün durdurulmasını yönetimden ister, fakat arzusu reddedilerek kovulur. Mevlana ve Şemsi ile görüşmesi de bu çerçevede değerlendirilmelidir.



Saru Saltuk'un Konya görüşmesinden sonra, Baba İlyas ve İshak olmak üzere çok sayıda Şeyh, Dede ve Baba ile buluşması ve Alevi dergahlaranı ziyaret etmesi; Türkmenleri isyana hazırlamasından başka bir şey değildir. Fırat nehri kıyısı, Saltukname'de özellikle geçmesi yöredeki Şeyh Hasanlı Aşiretlerini ziyareti olasıdır. Çünkü Fırat boylarına bu tarihlerde Şeyh Hasan, oğlu Şıh Bahşiş ve kardeşi Şeyh Ahmet'in başında bulunduğu Bayat boyu oymakları hakimdir.



Mikail Bayram; Karamanoğullarının atası Sofi Nure (Köre Kadı)'nın Evhadüddin Kirmani'nin Kayseri'deki talebelerindendir, diyerek; Evhaddüddinin Menakıbnamesi'inde geçen "Türk-i Cebeli" (Göçebe Türk) diye geçen ve Kirmanî'nin yanında yetişen dervişi de Baba İlyas olarak nitelendirmekte ve zaten Baba İlyas'ında Amasya'da çobanlık yaptığını belirtmektedir [49].



Selçuklu araştırmacılarına baktığımızda o dönemde tüm ülkedeki; Heterodoks İslam-Türk zümrelerin başındaki şeyhler, babalar, dedeler, dervişler, abdallar, ahiler vb. birbirleriyle rabıtalı, organizeli ve örgütlü bir şekilde faaliyet yürütmekte ve hareket etmektedirler. Türkmen Beyleri ve kent esnafı da bu heterodoks dervişlere destek vermektedirler.



İşte, Babai Harekatı çok girift bir başkaldırı olup; çeşitli kesimlerdeki Türkmenlerin yer aldığı İsyandır. Babailer İsyanı'nın devamı olarak kent ve kasabalarda Ahi direnişini görmekteyiz. Her iki isyan ve direniş, mevcut iktidara ve Moğol istilasına karşı milli bir karşı koymadır.



2. BABAİLER İSYANININ BAŞLAMASI



Kuzey Suriye yöresinde İsmailî inancının etkisindeki göçebe Türkmen boylarından; Döğerler, Bayatlar, Ağaçerileri XI-XIII. yüzyıllarında Maraş, Elbistan ve Malatya'dan Kılıkya'ya kadar yayılan sınır bölgelerini işgal ediyorlardı [50]. İşte, Bayat boyundan Şeyh Hasananlı oymakları ve obaları da bu zaman aralığında Malatya'daki bugünkü yerleştikleri yöreleri işgal ederek yurt edinmişlerdir. Yine bu dönemde Maraşî Kızılbaşları, Kantarma Dede Ocağı ve Sinemil Alevi Aşiretleri önemli bir güç odağıdır.



12 Ağustos 1239 (10 Muharrem 637) günü Baba İshak isyanı başlatır [51]. Baba İshak’ın bu başkaldırı eylemine Maraş, Adıyaman, Malatya bölgelerindeki Türkmen boyları katılırlar. Söylenenlere göre Şeyh Hasanlı oymakları da bu olaylara iştirak ederler.



Baba İshak tarafından başlatılan isyanı; Malatya Emiri (valisi) Muzafferuddin Alişîr, Selçuklu askerlerinden ve 500 atlıdan müteşekkil bir ordu ile Sawmaoğlu manastırından 50 okçuyla Türkmenleri bastırmaya çalışır ama yenilerek, muharebe meydanında silah ve teçizatı bırakarak savaştan kaçarlar [52]. Bu başarıdan sonra Türkmenler giderek güçlenir ve yeni yeni katılmalar olur.



Malatya Valisi ikinci kez, Kürtlerden ve Germiyanlılardan oluşturduğu yeni bir ordu ile Baba İshak Türkmenleri kuvvetlerine karşı koymaya çalışsa da yenilir. Baba İshak kuvvetleri çoğalıp güçlenerek Amasya'ya (Baba İlyas-Resule) doğru yürüyüşe geçerler. Malya Ovası’nda toplanan Babai Türkmenleri, Konya'ya iktidarı almaya gidemeden; Frenk, Gürcü, Kürt ve Hıristiyan askerlerden oluşan Selçuklu Ordusu tarafından 1240 yılının sonlarına doğru kadın çoçuk demeden katliama uğrarlar [53].



Bu olayların sonucu Malatya-Adıyaman arasındaki yörelerde bulunan Şeyh Hasanlıların bir kolu olan Seydanlı aşiretine bağlı Bali oymağı; Muşar, Keban ve Munzur dağlarına kaçarlar. Uzun bir süreden sonra tekrar eski yurtlarına dönerler [54].



Şeyh Hasan köyünde yaşlıların anlattığına göre; atalarının Pötürgeli Kürtlerle ve Drıjan Aşiretlerine karşı savaştıklarını belirtmektedirler. Muhtemelen bu savaş Babai başkaldırısında olmuştur. Şeyh Hasan (Tabanbükü) köyündeki Şeyh Ahmed Dede'in 9 oğlunun toplu mezarı ve Adaf (Kumlutarla) köyündeki 7 kişinin toplu mezarı anlatılanları doğrular niteliktedir.



Onar Dede Destanı'nda "Barışmaz oldu Türkmen ile Kürt/Ürpan bürpan etti Frenk ile Kürt" dizeleri Babailer olayını anlatmaktadır. Diğer yandan Babailere; Rafizi, Harici, kafir, Mülhid, Zındık gibi bir sürü yafta takmalarına karşın; "İmanımız Hakk'la, dilimiz Türkçe" dizesi önemli bir anlamı ifade etmektedir. Türkmenlerin l3. yüzyılda dahi dillerini nasıl sahiplendiklerini göstermektedir.



Malatya'nın Yeşilyurt, Doğanşehir ve Akçadağ ilçelerindeki bazı yerleşim birimleri Şeyh Hasanlı oba ve oymaklarına aittir. Adıyaman'ın Şambayatı ve Maraş'ın Alibey köyleri Türkmen oymaklarıdır. Malatya'nın Dedeyazı (dedefengi) köyünden Şeyh Hasan soylu dedeler, Maraş, Adana, Mersin gibi yöredeki taliplerine edep-erkan için Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde gittikleri bilinmektedir. Hatta Suriye ve Irak'da bulunan taliplerin yıllık Görgücemi törenlerini icra için gidildiği yaşlılarca söylenmektedir. Bugün 80 yaşlarında olan Güzel Dede geleneksel Alevi inanç ve tapınma tören ve şölenlerini icra etmektedir.



Baba İshak harekatı sonrası ve bugün yörede Şeyh Hasanlı Aşiretinin izlerini görmek mümkündür. Tarihsel ve geleneksel bağları kopmamıştır.



Sonuç olarak Babailer neyi amaçlamışlardır ?...



Anadolu Selçuklu Devleti; Oğuz Türkmen Aşiretlerinin büyük toprakları fethetmesiyle kurulmuştur.



Gazi ruhunu kamçılayan unsurlar ise; Türkmen şeyhleri, baba ve dedelerin doktirini olan Horasan geleneğine özgü; Heterodoks İslam-Türk tasavvufi idi. 1237/8'i Alaeddin Keykubat sonrası devlet yönetiminden dışlanan Türk Beyleri ve Heterodoks İslam babaları; Acem görünümlü yönetime ve Fars kültürüne karşı reaksiyoner, zulme ve baskılara, adaletsizliğe karşı isyan hareketi olan Babai örgütlenmesi, alternatif olarak yapılandırılarak "devlet erki"ni sahiplenmek adına ortaya çıkmışlardır. Babai hareketi yenilgiye uğrasa da uzantıları olan Ahilerin direnişi, Cimri olayı gibi hareketler yerel ve genel düzeyde devam etmiştir.



Özünden kopmuş Selçuklu yönetimi ise; Kürt, Gürcü, Rum, Ermeni asillerini ve Frenk şövelyelerinin oluşturduğu kuvvetlerle Babai Türkmenlerini ancak yenebilmişlerdir. Fakat bu hareket; "Türk dirlik ve birliğini" sağlama yönünden fikri bir harekatın babası olarak; Osmanlı Devleti'nin kuruluşunu sağlamışlardır. Bu anlayışın ürünü ve hedefi olarak da; Babai İsyanı'na katılan "Kolonizatör Türk Dervişleri"ni, şeyhleri, babalaları, dedeleri, Abdalları, Ahileri, Bacılar Örgütü’nü; Osmanlı Devleti'nin kuruluşunda öncü olarak görmekteyiz [55].



C. ŞEYH HASAN'IN SANCAĞI VE ALANYA KALESİ KUŞATMASI



Onar Dede Destanı’nda geçen; "Mucizat-ı belli ey güzel atam/ Kırk kulaç kemendin karaya atan/ İreisin gemisini kurtaran" dizeleri, Şeyh Hasan'ın bir deniz savaşına katıldığının açık kanıtı olmalıdır. Yörede deniz savaşlarıyla ilgili olarak destanı destekler nitelikte bir çok söylence de vardır. Malatya Subaşısı Bahaddin Kutluğca'nın emirliğinden gönderilen bir Türkmen Beyi olarak bu savaşa katılmıştır. Olasıdır ki, "On-Er"in komuta ettiği bir bölük savaşcısı vardır ki, "sen bir er değil On-er'sin" denmektedir, söylencede... Yoksa tek kişinin on yiğidin gücüne sahip olduğu için değildir. Şeyh Hasan deniz savaşında gerçekten, Donanma Reisi'nin gemisini kurtarmışsa, o savaşın kazanılmasında büyük rol oynamış demektir. Bu savaşa Türkmenlerin deniz askeri (bahriye) olarak katıldıklarını sanmıyoruz ama, kıyıya yakın yerden komutanlık gemisinin (Kaptan-ı Derya) düşman tarafından sıkıştırıldığında; karadan yetkin bir Okçu Birliği'nin sayesinde kurtarılması, o dönem savaşları için kuşkusuz olasıdır. Onar Dede söylencelerinde oğluyla, "ok atma yarışması" olayı, bu oymağın okçulukta ünlü olduklarını belirlemiş sayabiliriz... 1223 kışında Antalya Emiri Mübarizüddin Er-Tokuş ve Esedûddin Ayaz gibi beylerin komuta ettiği, Kalonoros (Alaiyye: Alanya) Kalesi'nin alınmasına katılmış olması olağan sayılmalıdır. Sultan Alaeddin, memleketin her yanından; uç bölgelerinden gelen askerleri deniz güçleriyle birleştirip kuşattığı kaleyi iki ay içinde almıştır. Gerek mezarlıktaki taşlarda kazınmış savaş araçları, gerekse söylencelerde geçen kement kullanımı, okçuluk yarışları, bu Bayat Oymağı'nın ve lider Şeyh Hasan Oner'in savaşçı olduklarının açık göstergesi olarak; Selçuklu Beğleri ve Sul­tanlarının bunlardan yararlanmaması söz konusu olamaz [56].



Dr. Kaygusuz'un Şeyh Hasanlı oymaklarının deniz savaşlarına ve Alanya Kalesi kuşatmasına katıldıkları ve yararlılıklar gösterdikleri yorumuna iştirak ediyoruz. Çünkü, Şeyh Hasananlıların bir kolu olan Bahşişli oymakları halen bu gölgede bulunmaktadırlar. Ayrıca, Antalya ve Onar köyündeki mezartaşları simge ve motifleri aynı özelikleri taşımaktadır.



Zafer Ertaş'ın Antalya bölgesinde bir grup mezar taşı üzerindeki yorumlarıyla [57]; Dr. Kaygusuz'un Oner Dede Mezarlığı’ndaki mezartaşları ile ilgili yorumları örtüşmektedir. Biz de bu iki araştırmacının görüşlerine aynen katılıyoruz.



Onar Dede Mezarlığı’nda bulunan kireştaşından yapılma, yirmiyi aşkın şahideler ve hecetaşının üzerine işlenmiş, güneşgülü motifleri, 6 ile 8 köşeli yıldızlar vardır. Birbirine geçirilmiş iki eşkenar üçgenden oluşan altı köşeli ya da iki karenin geçimiyle oluşan sekiz köşeli Mühr-ü Süleyman yıldızların orta yerinde üç nokta kazınmış; yıldızların üst ve alt kısımlarından iki derin kontur çizgi çekildikten sonra, bu çizgilerin orta arasına boydan boya "zigzag"dan oluşan bir şerit çekilmiştir.



Antalya mezartaşlarıyla ilgili Zafer Ertaş şöyle demektedir: "Bezeme açısından ele alırsak zigzag şerit ve güneş kursu bu mezar taşlarında sevilerek kullanılmıştır. Bu motifler ve form, Teke beylerinin sancağında görülmektedir. Teke Beyi Muberizud-din Mehmet Bey'in 14 Mayıs 1373'te Antalya'nın burçlarına astığı bayrağın, beyaz zemin üzerinde kırmızı Mühr-ü Süleyman (altı köşeli yıldız) taşıyan ve ucunda iki tane zigzag çizgi bulunan sancaktır, denilmektedir. M. 1428 (H. 832) tarihinde Jahas de Villades adlı bir İspanyol tarafından, ceylan derisi üzerine yapılan bir harita da, o tarihlerde Antalya şehri üzerinde dalgalanan Teke Oğulları’na ait bir bayrakta bu motif ve form görülür. Güneş motifi dediğimiz ve bayrakta Mühr-ü Süleyman olarak görülen motif, buradan esinlenip stilize edilerek mezar taşlarına geçmiş olabilir. Böylece XIV. yüzyılın başında yaşadığı bilinen tekeoğullarına ait olduğu saptanmış olur. Bir bakıma belki sembolik anlamları olan bu mezar taşlarının varlığı, kaynakların bize tanıttığı tarikatler ile, herkesçe bilinmesi gereken Şamanizm'deki sır, gizlilik, hikmet ile ilgili olabilir" [58].



Zafer Ertaş ayrıca; bayrak ve mezar taşlarındaki motiflerin, Ahilik, Batinilik, Bektaşilik'le ilişkili olabileceğine değinmektedir. Prof. Dr. Tuncer Gülensoy; "Türk damgaları, İmler enler" araştırmasına Teke Beyi'nin bayrağını koyması dikkatimizi çekmektedir [59] ki, Onar köyündeki mezartaşlarıyla aynı özellikleri taşımaktadır.



Aynı motiflere haiz bir başka yer ise; Elazığ, Karakoçan İlçesi'nin Keklik köyüdür. Bir Türkmen Boyu olan Şadilli Aşireti Reisi ve l3.yy.’da yaşamış olan Kal Ağa'nın mezartaşı ve lahitinde altı köşeli Mühr-ü Süleyman ve güneş gülü motifleri vardır [60]. Şamani ve Keklik kurulduğundan bu yana aynı Türkçe adlı köylerdir. Kal Ağa'nın mezartaşı'nda Arap harfleriyle Türkçe olarak şunlar yazılıdır:



"Ben bir zamanlar Başad idim/ Bin adamın başına/ Şimdi na-başadım/ Bin adamın başına/..." Başad; Orta-Asya Türkçe'sinde lider/ önder demektir ki; Kal Ağa da bin kişiye (ere) hükmeden bir Oğuz Oymak Beyi'dir.



Kanımızca, Şeyh Hasan da On-Er'in (on komutanın) hükmettiği bir büyük birliğin (muhtemelen bin kişi) baş komutanı olarak Alanya kuşatmasına katılmış ve kahramanlık göstermiştir. Söylenceler bu temeldedir.



1970 yılında Onar köyüne genç bir Astsubay olarak tatile gittiğimde, köyün yaşlıları ziyaretime geldiler. Onar Dede söylencelerini dinledim. Babam Loylum Hasan ve köyün İmamı aynı zamanda eski muhtarı olan Kurtuluş Savaşı Gazisi Mehmet Keleşer [61] ile "koca"ların anlattıkları, Dr. Kaygusuz'u bire bir doğrulamaktadır. Ogün aldığım notlar da özetle şunlardır:



Demokrat Parti'nin ilk yılarıymış; Loylum Hasan ve Mehmet Keleşer, Elazığ'dan Arapgir'e dönerlerken, otobüste bir albayla tanışırlar. Arapgirli Küçük Hüseyin Bey’in torunu olduğunu söyleyen albay; evlerinde Şeyh Hasan Onar'a ait zatı eşyalarının olduğunu söyler ve kendilerinde misafir kalmaları şartıyla göstereceğini balirtir. Bu davet sevinçle karşılanır. Albay, Onar köylüleriyle aynı soydan geldiklerini ve Osmanlılar döneminde Şeyh'in emanetlerinin kendilerine verildiğini söyler. Mehmet Keleşer ise; tahminen üç yüz yıl önce köyden alınan belgelerin ve eşyaların ağa oldukları için kendilerine verildiğini belirtir. Vakıf arazi ve dükkanlarının da Arapgirli ağalara verildiğini söyler.



Albayın Arapgir’deki baba konağına konuk olan Loylum Hasan ve Mehmet Keleşer; izzet ikramdan sonra hep beraber abdest aldıktan sonra, eşyaların bulunduğu sandık odasına selavatla girerler. Kakma oymalı ceviz sandık tekbirlerle açılarak, eşyalar teker teker niyaz edilerek çıkarılır. Bakıldıktan sonra aynı ihtiram ve itinayla tekrar yerlerine konur. Hatırladıkları kadar belge ve eşyalan şunlardır:



Bir Asa sedef kakmalı, bir kaftan, bir sedef işlemeli takunya işlik; peşkir sim işlemeli, şed kuşak, tütsü kabı, gümüş işlemeli ibrik ve leğen; Hz.Fatıma’ın cehiz tası üzeri ayet yazılı; Gümüş boru kap içinde ceylan derisine Arapça yazılı Vakıf senedi; Arapça ve Farsça Hüccet ve Berat, Selçuklu ve Osmanlı sultanlarına ait çok sayıda ferman; Onar Zaviyesi’ne ait vesikalar; Şeyh Hasan Vakfı'na ait arazi ve dükkan tapu senetleri; Onar köyü Camisi'nin bağ ve bahçelerine ait tapu senetleri ve vesikaları; Onar Zaviyesi Şeyhlik postnişlik kayıt kuyut defteri; El yazma büyük boy Kur’an; beş-altı parça el yazma kitap; Keçe külah; yeşil sarık; bükümlü tığıbent; büyük sim işlemeli peşkir; kızıl külah ve SANCAK..." [62].



Konumuz gereği sancak üzerinde duracağız. Loylum Hasan ve Mehmet Keleşer'ın anlatım ve tasvirlerine göre; Şeyh Hasan'ın sancağı Oner Dede mezarlığındaki mezartaşları üzerlerinde bulunan yıldızların ve zigzag çizgilerin işlendiği bir bayrakmış. Sancağın ortasında sekiz köşeli yıldız ve üç nokta varmış.Yıldızın üst ve altından paralel zigzaglar geçiyormuş. Sancağın gövdesi yeşil, yıldızlar ve şeridler kırmızı imiş [63].



Kenarları simli sancağı o zaman çizerek gösterdim. Gören iki şahıs da aynı olduğunu belirttiler.



Arapkir'deki Şeyh Hasan'a ait sancak ile Antalya'daki Teke Beyi'ne ait bayrak aynı özelliklere sahiptir. Bu iki Türkmen Beyi'nin aynı boydan olabileceği gibi; savaşlara katıldıkları için askeri birliklerine verilen birer sancak da olabilir. Teke Beyi bayrağının yıldızı içinde bir nokta; Şeyh Hasan'ın sancağında ise üç nokta vardır ki, komuta ettiği birlik sayılarını da gösterebilir. Çünkü, Şeyh Hasan, Şıh Bahşiş ve Şeyh Ahmet'in oluşturduğu üç aşiret vardır. Daha sonraları da bu üç sayı korunarak; Şeyh Hasanlı, Seyyidanlı, Bahşişli oymakları şeklinde devam etmiştir.



Şeyh Hasan'ın Alanya Kalesi kuşatmasına okçu birlikleri olarak katıldığını destandan çıkarsamamızın olasılığı yanında; yöreye yerleşen Bahşişli oymaklarından da anlamaktayız.



M. Abdulhalük ÇAY; bugün de Hadım-Ermenek arasındaki Barcın-Balgusan yaylasında yaylayan, kışın Anamur-Gülnar köylerinde kışlayan Karatekeliler de Bahşişli yörükleri olarak bilinmektedir [64] demektedir ki, Bahşişli oymakları, Şeyh Hasan'ın oğlu Şıh Bahşiş'in örgütlediği Türkmen oymaklarıdır.



Bu durumda gösteriyor ki, bölgeye Selçuklu Sultanı I. Alaeddin Keykubat; Bayat boyundan Şeyh Hasananlı oymakları iskan ettirmiş ve yarı göçerliklerini de bugüne dek muhafaza etmişlerdir.



Aynı dönemde Mersin bülgesinde de iskan faaliyetlerini görüyoruz. Türkmenlerin yerleştirildikleri ve idaresi Kamer'üd-Din'e verilen bölge "Kamereddin İli", sonra Karamanoğulları zamanında "İÇ-İL" adını almıştır [65].



Aliye Beyliği sikkelerinde daire içinde Mühr-ü Süleyman (altı köşeli yıldız) olup, ortasında da tek nokta işaret vardır [66]. Onar Köyü mezartaşlarındaki mühr-ü süleymanlı yıldızların içinde de üç nokta vardır [67]. Artuk-Oğulları sikkelerinde de mühr-ü süleymanlara rastlanmaktadır [68]. Harput Artukluları sikkelerinde ise Kayı boyu damgasına tesadüf edilmiştir [69]. Onar Dede mezarlığında da Bayat Boyu damgalı mezartaşı olması bir geleneği ifade etmektedir.



Kerkük Türkmen evlerinin iç dekoratif unsurlarından mermerden yapılma Dayancağ'larda da altı köşeli mühr-ü süleyman yıldızlara rastlanılmaktadır [70]. Merzifon Rumi Dede mezarlığında ve Azerbaycan mezartaşlarında da aynı motiflere rastlanılmaktadır. Azerbaycan bayrağındaki yıldız da tarihsel Türkmen geleneğinin günümüzdeki yaşayan motifidir.



Bütün bunlar gösteriyor ki, Türk Boyları ait oldukları boy ve oymak damgalarını; Mür-ü Süleyman yıldız çeşitlemelerini, bayrak, sancak, filama, sikke, mezartaşı, süsleme ve bezeme sanaat eserlerinde motif olarak kullanmaktadırlar. Hace Ahmet Yesevi'nin türbesi çinilerinde de aynı yıldız örneğini görmekteyiz. Bu tip unsurlar aynı zamanda kendi soy zilyetlerinin de tarihsel belgelerini oluşturmaktadır.



Şeyh Hasananlı Aşiretleri de "Atalar Kültü" gereği sembollerini mezar taşlarında kullandıkları gibi sancaklarında da kullanmışlardır. Alanya Kalesi kuşatmasında da Şeyh Hasan oymakları, Okçu Birlikleri olarak savaşa katılarak zaferle çıkmışlar ve Bayat Boyu damgalı Mühr-ü Süleymanlı sancağı dalgalandırmışlardır.



V. PİR SULTAN ABDAL'IN ONAR DEDE NEFESİ



Devran ettik Divriği'yi Eğin'i

Aman Onar Dede sen imdat eyle !

Pervaz ettik Göldağı'nı Gebüğ'ü

Yetiş Onar Dede sen imdat eyle !



Kan revan mihman olduk Onar'a

Himmet edin erler, ceme çerağa

Bir desti tutmaya geldim demana

Aman Onar Dede sen imdat eyle !



Yoluna serimi meydana koydum

Özümü bağladım darına durdum

O nazlı Pirime niyaza geldim

Yetiş Onar Dede sen imdat eyle !



Gardaşlarım yolda zarnan gidiyor

Düşmanlarım şad oldu da gülüyor

Boz bulanık akan sele gidiyor

Aman Onar Dede sen imdat eyle !



Küffar tutmuş öbek öbek dağları

Kalmadı yaylamızın yazı baharı

Sinemde kor oldu bu derdin narı

Yetiş Onar Dede sen imdat eyle !



Adın Şeyh Hasan'dır, hem derik Oner

Elbet er olanda bulunur hüner

Adını işiten secdeye iner

Aman Onar Dede sen imdat eyle !



Kimimiz dardadır, kimimiz yolda

Kimimiz zulümatta, kandadır kanda

Tut elimizi koyma bizi dar günde

Yetiş Onar Dede sen imdat eyle !



Dört duvar üstüne binasını kuran

Mahrum kalmaz eşiğine yüz süren

Horasan elinden azmedip gelen

Aman Onar Dede sen imdat eyle !



Kalkıp Horasan'dan sökün edensin

Urum diyarını mekan tutansın

Çağİranın imdadına yetensin

Yetiş Onar Dede sen imdat eyle !



PİR SULTAN'ım düşmüş dürür cüdaya

Halimi arz edeyim Bari Hüda'ya

Bu can kurban olsun Onar Dede'ye

Aman Onar Dede sen imdat eyle !...



Dr. Kaygusuz, "Onar Dede Destanı-II" adlı Pir Sultan'a ait nefesin 6 kıtasını derlemiştir [71]. Biz ise 10 kıta olarak yaşlılardan derledik. "Pir Sultan (1475/80-1548/50)'ın Çaldİran öncesi ve sonrası yapılan (Kızılbaş) kırımdan kurtulması, Divriği-Arapkir-Kemaliye ilçelerinin ortak otlağı olan Sarı Çiçek Yaylası'nda Koca Haydar adıyla bir zaman gizlenmiş olmasına bağlanabilir” [72] diyen Dr. Kaygusuz, Onar köyüne de burada bulunduğu zaman içinde konuk olduğunu ve Şeyh Hasan Onar'ın türbesini ziyaret ederek yardım istediğini belirtmektedir.



İbrahim Aslanoğlu.ise bu görüşe karşı çıkarak gerçek Pir Sultan olmadığını belirtmekte, 6 tane Pir Sultan saptamasında bulunmakta ve bu sayının daha da çoğalacağını belirtmektedir [73].



"Bozkırın tezenesi ve Türkmen başkaldırısı simgesi" olan Pir Sultan Abdal, yaşadığı zaman diliminde hep kaçkındır. İyi bir propagandist ve örgütleyici olan Pir Sultan; Anadolu ve Rumeli'deki bütün dergahları dolaşır. Osmanlılarca arandığı dönemlerde takma ad kullanarak şiirler söyler. Bu nedenle de onlarca Pir Sultan vardır. Pir Sultan, Kızılbaş Türkmenlerin tarihsel hafızasıdır. Şiirlerinde Türk kültür ve tarihinin bir parçasını görmekteyiz. Bu nedenle İ. Aslanoğlu'nun görüşlerine katılamıyorum. Olay ve olgulara diyalektik bir yöntemle yaklaştığımızda Pir Sultan Abdallar'ın bire indirgendiği nesnel olarak görülecektir.



Pir Sultan; Onar Dede Nefesi'nde "Devran ettik Divriği'yi Eğin'i/ .../Pervaz ettik Göldağı'nı Gebüğ'ü" demektedir ki; bölgede dolaştığını anlatmaktadır.



Göldağı, Sarı Çiçek Yaylası'nın bir uzantısıdır. Gebük köyü de Onar köyüne yakın Arapkir'e bağlı bir yerleşim birimi olup Alevi'dir. Kanımızca, Pir Sultan o devirde kaçak olduğu için Alevi köylerini dolaşarak ülkenin ve halkın durumunu anlatmaktadır.



Hangi tarihte Arapgir'in Onar köyüne geldiği bilinmemektedir. Pir Sultan'ın Onar'da kaç gün kalıp yörede hangi faaliyette bulunduğu da şiirinden anlaşılmamaktadır. Anladığımız tek şey zor durumda kaldığı ve yardım istediğidir. Kızılbaş olan Onar köylülerinin de ne tip yardımlarda bulunduğu belli değildir. Yörede Şah İsmail ve Pir Sultan ile Kul Himmet ve Kul Hüseyin'le ilgili çok sayıda rivayetler vardır. Anonim olan bu hikayeler zaman kavramını da geniş tutmuştur. Bazıları Pir Sultan'ın yaşadığı döneme ilişkin değildir.



Pir Sultan’ı Arapgir'de Onar Zaviyesi’nde, Merzifon'da Piri Baba Tekkesi'nde... Dimotoka'da Kızıl Deli Dergah'ında da görmek mümkündür. Pir Sultan; Türkmenleri "münkire kılıç çalmak için" birliğe ve dirliğe çağırır...



VI. ŞEYH HASAN İLE PİRİ BABA SÖYLENCESİ



Şeyh Hasan (Tabanbükü) köyündeki söylencelere göre; Şeyh Hasan bu köyde iken bekarmış; Dersim (Tunceli) yöresine giderek orda bir Zaza Beyi'nin kızıyla evlenmiş, çoluk çoçuğa karışmış ve bugünkü Şeyh Hasananlı Aşiretleri oluşmuş..



Onar köyündeki söylenceye göre ise; yöreye geldiğinde dul imiş ve yanında Şıh Bahşiş adında yiğit bir oğlu varmış... Söylence şöyledir:



"Bir oğlu varmış adı Şıh Bahşiş; ermiş mi ermiş. Yiğit mi yiğit. Erlikten evliyalıktan yana babasıyla yarışa hazır. Ama önce ev bark gerek, bir de ana gerek; mağaradan, çadırdan çıkmak gerek... Koca derviş almış başını yitmiş bir süre... Rutik Beyi Piri Baba'yı ziyarete gitmiş [74]. Piri Baba'nın kızını isteyip, düğün dernek evlenmiş. Artık evler yapıp, bir köy kurma zamanı gelmiş... Şeyh Hasan, tekkesini yaptırmış, köyü kurup "Onar" adını vermiş. Derken bir gün kayınpederi Piri Baba; Onu ziyarete gelmiş. Evini, tekkesini, düzenini ve edep erkanını beğenmiş ama, "suyun az demiş, suyunu çoğaltmak gerek !" demiş. Ve vaktiyle söğüt sopasının (Şeyh Hasan'ın asasının) yeşerdiği yerin yukarısı ndaki, kuru (kepir) toprağı tekmelemeye başlamış. Esrimiş, coşmuş ve coştukça tekme vurmuş. Derken toprak iki şakka olup, parmak kalınlığında su çıkmış [75]. Ancak, Şeyh Hasan Oner, kayınpederinin bu keramet gösterisine çok çok içerlemiş. Düşünceli düşünceli ilerlerken birden, "Ya Hakk..!" diye bir çığırış çığırmış ki; yer gök sarsılmış ve bir tekme vurmuş az ilerideki kayaya; koca kaya yarılmış, kol, bacak değil, gövde kalınlığında bir su akmaya başlamış gürül gürül... [769. Dersini alan Piri Baba, ardına bile bakmadan çekip gitmiş, bir daha da sözüne söz etmemiş... [77].



Şeyh Hasan'ın oğlunun da bulunduğu bu keramet gösterisi öyküsünün Baba Ishak olayları ile ilgili "meşveret toplantısı" olabileceği kanısındayız. Piri Baba'nın da Merzifon'a gitme gerekçesini bu olaya bağlayarak geniş şekilde Cem ve Şahkulu Dergilerinde açıklamıştım [78].



"Onar Dede Destanı"nda da bu keramet anlatılmaktadır. Piri Baba'nın Merzifon'da Sarıbayındır denilen semte yerleştiği belirtilir. Şeyh Hasan'ın Piri Baba'nın kızıyla evliliğinden 8'i erkek, 2'si kız olmak üzere 10 evladı olmuştur. Onar köyündeki kabileler Şeyh Hasan'ın çoçuklarının adlarıyla anılmaktadırlar. Benim kabilemde "Habib Hasanoğulları” olarak Osmanlı kayıtlarında geçmektedir.


VII. ŞIH BAHŞİŞ VE BAHŞİŞLİ OYMAKLARI



Bahşi sözcüğü (Sanskrit aslında bhikshu, Çince po-shil, yani "bilgin adam", "muallim") başlarda sadece Budhist tarik-i dünyalarına verilen bir ad iken bu sözcük, Moğol Devleti'nde "katip memuru" manasına gelir olmuş. Buradan da Moğol'ların hizmetinde bulunan aydın Uygur'ların Buddhist ruhban sınıfına mensup bulundukları anlaşılıyor. Uygur Buddhistleri, bugünkü Moğolistan Buddhistleri gibi, mukaddes kitaplarına NOM derlerdi ki, Süryanî'lerin de kabullendikleri bu Grek sözcüğün Uygur ülkesine Manihaistler tarafından taşındığında şüphe yoktur. Uzak-Doğu ile Ön-Asya birbirlerine o kadar yakınlaşmışlar... [79]



Farsça bir kelime olan, Bahş: bağış, ihsan, bağışlayıcı, verici anlamındadır. Bahşayış: bağışlayış, bağışlama; Bahşiş ise bağışlama demektir [80]. Bu anlamdan ötürü de Bahşiş sözcüğü Türkler’de ulüvviyet ile eşanlamlı kullanılarak; ulvi, ulviyye manasında Göğe ve manevi aleme mensup kimse (ulu zat)'lara verilen ünvan olarak kullanılmıştır.



Uygurlar genellikle "Güneş'e tapma"larına karşın; Manihaist, Buddhist, Hıristiyan dinleri gibi çok inançlı bir toplumdu. Uygurlar düşlümanlığı kabülleriyle birlikte eski inançlarıyla bu yeni dinlerini de bağdaştırarak, "kültür inanç" birlikteliğini sağlamışlardır. Eski geleneksel dinlerinin Ulu-önderlerinin de ünvan ve makamlarını koruyarak İslamiyete taşımışlardır. Bahşiş ünvanı ve orunu da bunlardan biridir.



Prof. Dr. İnan'a göre: Kazaklar’ın "Bahsı", Kırgızlar’ın "Bahşi" dedikleri kelimeler; Buda dini vasıtasıyla gelmiş yabancı kelimelerdir. Şaman kelimesi de Buda Rahibi anlamına gelmektedir. Türkçe'de bunların karşılığı "KAM"dır. Moğollar "Bahşi" kelimesini öğretmen, Mürşit anlamında ünvan olarak kullanılmaktadır. Türkmenler "Bagşi" kelimesini saz şairi manasında ifade ederler [81].



Hint-Türk İmparatorluğu'nda askeri yöneticilere "Bahşi" denirdi. "Mirbahşi" harcamalardan sorumlu yönetici, maliyeci vezir demekti. Timur'un mülki devlet teşkilatında "Bahşi" ünvanlı Uygurlar görülmektedir [82].



Vanbery'in 1863 tarihli oymak listesinde "Bahşi Oymağı" adı geçmektedir [83] ki, bu sözcüğü Türkler oymak adı olarak da kullanmaktadırlar.



Prof. Dr. Caferoğlu: "Şamanizm dini yolu ile, halkın milli inançlarını teminat altına alan Bahşiler, aynı itina ile mazisinin ve milli tarihin, yüz güldüren canlı sayfalarını Öz Türkçe ile sermeye çalışmışlardır. "Mollalı köy korkak, Bahşili köy ise kahramandır". Atasözü, Özbek Türk'ünün mazi yadigarına olan inancını en iyi belirten bir vecizedir" demektedir [84].



Bu araştırmalardan anlaşılmaktadır ki; Bahşi kelimesi, Askeri ve idari yöneticilerine, Eğitimci ve ülemaya, Tasavvuf erbabı mürşitlere, kopuz çalan ozanlara, büyücü ve efsuncu şaman ve kamlara verilen bir ünvandır. Aynı şekilde Anadolu'da da dede ve babalara denilmektedir.



A. ŞIH BAHŞİŞ



Şeyh Hasan'ın Horasan'da bir seyyide ile evliliğinden olma oğlu olan Şıh Bahşiş'in esas adı Seyyid İbrahim'dir. Şeyh Hasan'ın Bayat Boyu Beyi olan Bahşi Han'ın adını taşıyan Şıh Bahşi, halk arasında Şıh Bahşiş olarak anılmaktadır. Şeyh İbrahim de denilen Şıh Bahşi; tüm Türk boylarının içerik olarak "bahşi" sözcüğüne yükledikleri anlam ve ifadeleri ile bütün özellikleri taşımaktadır.



Şıh Bahşiş; Hz. Muhammed-Hz. Ali soyundan 7. İmam Musa-i Kazım torunlarından olduğu için seyyittir. Alevi öğreti ve yol zincirinin en üst mertebesi olan mürşidlik makamındadır. Bilgili ve keramet ehli ulu bir zattır. Bağışlayıcı, el ve avcundakileri yoksullara veren, cömert bir erdir. Bahşişli oymaklarından olan "Okçu Birlikleri"nin beyi ve askeri komutanıdır.



İşte tüm bu karizmasından dolayı da Şeyh İbrahim'e "Bahşi" ünvanı ve tasavvufi makamından gelen, yüksek bir mevki olan; Alevi terminolojisi ve Türkmen geleneğindeki, "Şıh Bahşiş" denmiştir. Ayrıca, Şeyh Hasan'ın dedesi Bahşi Han, Orta-Asya Yesi bölgesinde Türkmenlerce "Kutsal Ulu Ata" olarak kabul gördüğünden; "Atalar kültü" gereği Şeyh İbrahim'e de töre kuralı olarak "Şıh Bahşiş" denmiştir.



Ulu ozan, Kızılbaşların piri Kul Himmet, bir nefesinde Anadolu'daki erleri-evliyaları sayarken, "Şeyh İbrahim Şeyh Hasan'ın gülüdür" demektedir ki baba-oğul ilişkişini somut bir biçimde belirtmektedir. Aynı şiirde Şeyh Hasan'ın kardeşi Şeyh Ahmet Dede'nin torunlarından olan iki ozan baba-oğulu da şöyle anmaktadır: "Teslim Abdal Derviş Ali davacı/ Göremedim pirimi dertliyim dertli" demektedir [85].



Şıh Bahşiş'in Onar köyünde bir tekkesi bulunmaktadır. Osmanlı kayıtlarında "Bahşayış oğulları" diye geçen ve bugün "arslan" soyadını taşıyan Arapgir Onar köyünde Şıh Bahşiş’in torunları olan aileler vardır. Diğer yandan Baskil'in Adaf (Kumlutarla) köyünde de Şıh Bahşiş'in türbesi ve tekkesi bulunmaktadır.



Şıh Bahşiş, Adaf yöresine gelerek 7 köyü kendine bağlamış ve yeni bir aşiret yapılanması oluşturmuştur. Adına da "Bahşişli ya da Bahşayışlu" cemaati ve oymağı denmiştir. Söylenceye göre de, Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubat; bu yöreyi Şıh Bahşiş'e vakfetmiş, şeyhlik beratını ve seyyidlik şeceresini de onaylamıştır. Daha sonradan Kerbela Tekkesi'nden alınan şereler de vardır ki bunlar Hüseyin Ütebay ailesindedir. Şıh Bahşiş 13-14. yüzyılda yaşamıştır, kanısındayız...



Kayseri Müzesi'nde bulunan bir Kitabeden "Bahşayış Han" adıyla anılan zattan bahsedilmektedir. Ertena Oğulları'ndan ve Beyliğin kurucusu Aleaddin Eretna (1335-1352) Beyi, Karamanoğulları'nın elinden kurtararak tahtına iade eden Bahşayış Bey'dir. Demek ki, Bahşayış Bey bu dönemde yaşamıştır. Müzedeki mezartaşında ölüm tarihi H. 748 (M.1347) yazılıdır. Şah Kutluğ Hatun'un oğlu Haydar Bey’in oğlu Bahşayış olarak belirtilmiştir [86]. Bundan da anlaşılmaktadır ki, Anadolu'ya Orta-Asya'dan gelmiş ve İslamiyete yeni intibak etmeye çalışan Türkmen Beyleri eski ünvanlarını hala korumaktadırlar. Bahşi türevleri de bunlardan sadece biridir.



B. ATAF KÖYÜ



1977 yılında Mehmet Özdoğan'ın Fırat Havzası Araştırmalarında Elazığ'ın Baskil ilçesine bağlı Ataf (Kumlutarla) köyü de yer almaktadır:



Fırat, Ataf köyünün olduğu yerden boğazdan çıkarak geniş bir yatak içinde çeşitli kollara ayrılarak adalar oluşturmaktadır. Höyük, köyün bulunduğu yerde, Hıştıkan deresinin getirmiş olduğu alüvyonlarla oluşan küçük bir kıyı ovası bulunmaktadır. Kıyı ovası höyük, köyün güneyinde yeniden daralmakta ve Muşar dağının alt eteklerini oluşturan sırtlar Fırat kıyısına kadar inmektedir. Baskil ilçesinin 32 km. kadar kuzey batısında, Fırat kıyısında olan, Ataf, yaklaşık 35 haneli toplu bir köydür. Höyük köy mezarlığı; iki bölümden oluşmaktadır. Güneyde kalan Arhasoğlu mezarlığında küçük bir türbenin yıkıntısı bulunmaktadır. Oldukça özenli olarak kesme taşlardan yapılmış olan türbenin iki ayağı, bir kemeri ve kısmen köşe üçgenleri ayakta kalmış; geri kalanının 15 yıl önce yıkılmış olduğu söylendi. Her iki mezarlıkta da çok sayıda taş sanduka mezar var. Uzun yazıtları olan mezarların işçiliği oldukça iyidir [87].



Ataf köylüleri şimdi çoğunlukla İstanbul'da oturmaktadırlar. Köy, Karakaya barajı gölü içinde kalmıştır. Tarihi Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait şahideler ve sandukalar sulara gömüimüştür. Güneş gülü motifli ve Mür-ü Süleymanlı yıldızlı mezartaşları, Türk Tarihi'nin Anadolu'daki önemli belgeleriydi.



Ataf köyünde üç önemli ziyaret mekanı vardır [88]. Ataf köylüleri, kubbeli ve kesme taş örgülü yapılar olan türbe ve tekke kutsanarak bugüne dek korunmuştu demektedirler. ziyaret yerleri şunlar idi:



Şıh Bahşiş Türbesi ve Tekkesi: Ütebay Ailesi, dede ve tekkeşin olarak bu yerlerin sorumluları idi.

Bez-i Besten Türbesi: Alo Dede ailesinin sorumluluğundadır.

Yedi Kişi Türbesi: Kel Mehmetler ailesinin sorumluluğunda idi. Bu ziyaretlere getirilen kurbanlar ve adaklar anılan ailelerce organize edilerek köy halkına üleştirilirdi. Köyde Ayn-ı Cemler dede ailesince, yani Şıh Bahşiş Ocaklılarınca icra edilirdi. Bugün ise, Şıh Bahşiş Ocağı dedesi olarak Hüseyin Ütebay, İstanbul'da geleneksel olarak dini görevini mutat zamanlarda icra etmektedir.



C. ŞIH BAHŞİŞ MENKIBELERİ



Şıh Bahşiş'e ait çok sayıda menkıbe, rivayet ve efsane vardır. Başta Onar ve Ataf köyleri olmak üzere, Şeyh Hasan, Mutmur, Atabek, Korucuk, Kale, Şabanlar, Hastek, Nimri gibi köylerde farkı anlatım biçimleriyle günümüze değin söylenceler gelmiştir. Dr. Kaygusuz, Onar köyünden derlediği söylenceye göre; Şeyh Hasan oğlu Şıh Bahşiş'i üç kez sınamaya, denemeye tabi tutmuştur. Şıh Bahşiş bu sınavların üçünde de başarılı olmuştur. Oğlunun bu başarılarını gören Şeyh Hasan; Aşiretinin iki başlı olmaması için oğlunun başka bir yerde yurt edinmesine ve aşiretini oluşturmasına müsade eder. Bu üç söylence şöyledir [89]:



İlkinde, Şeyh Bahşiş deli dolu bir yiğitmiş, ermiş mi ermiş! Kafası estikçe gözden kaybolup, ırakları dolaşıp gelirmiş... Şeyh Hasan oğlunun böyle sık sık ortalıktan yitmesinden; O'nun bir yurt arama, bir yere yerleşme, obasını kurup ayrı oturma özlemi duyduğu yargısına varıp, sınamaya denemeye çağırmış. Bu bir ok yarışmasıymış baba ile oğul arasında. İlk oku Şeyh Hasan atmış Nişangah'tan, köyün kuzeyindeki Araplar ziyaretinin bulunduğu yere düşmüş. Şıh Bahşiş oku fırlatmış, babasından yaklaşık 70-80 metre yukarı ilerisindeki Dikmetaş'a ulaştırmış [90].



İkincisinde, yine bir gün, baba-oğul, Büyük Ocak Tekkesi’nin önündeki kerevette oturuyorlar imişler. Güneş kızıl ışıklarını Göldağı'nın ardına saklar iken, çobanlar da sığırlarını köye doğru haylamakta idilermiş.



Şeyh Hasan: "Bak, Bahşiş !.. Nişangah'dan aşağı bir inek geliyor, görüyor musun ?..". "Görüyorum, Şeyh Babam, yakında doğuracak, hamile (gunnacı) bir inek" demiş Şih Bahşiş.

Şeyh Hasan: "İneğin karnındaki dananın alnında ak var, alnı başşık !" demiş. Şeyh Bahşiş ise: "Hayır, benim can babam, dananın alnında ak yoktur. Sizin o gördüğünüz, dananın kuyruğunun ucundaki ak, dolanıp alnına gelmiş... Bu konuşmadan bir süre sonra inek doğurur ve Şıh Bahşiş'in söyledikleri doğru çıkar. Böylece, babası karşısında ikinci sınavı da kazanmış olur.



Şeyh Hasan iki sınavında da başarılı olan oğluna bu kez farklı; Alevi öğretisinin temel inanç ölçütlerinden olan, "don değiştirme" yani "bir kalıptan başka bir kalıba girme" şeklinde tezahür etmeye karar vermiş...



Üçüncüsünde Şıh Bahşiş günlerden bir gün, bir çift öküz önünde Şeyhçayırı'na çifte giderken, Naldöken'de birden ejderha gibi kocaman bir yılan karşısında beydah olmuş. İrkilmiş, ama kendisini çabuk toparlayarak, yılana şimşek gibi bakmış ve tek bakışta onu tanıyarak şöyle demiş:



“Benim babam olmayasın;

Bana sınak salmayasın,

Ben bir taşa eğilince,

Sen çağıla dolmayasın...”



Bu deyişinden sonra Şıh Bahşiş, taş alıp atmaya eğilmeden daha; rüzgar estirircesine semah dönen Şeyh Hasan Baba yılan donundan silkinerek çıkar ve "Üç sınavı da kazandın. Benim yiğit oğlum ! Haydi uğur ola ! " diyerek gözden kaybolur...



Büyük Ocak Tekkesi'nde cem eden "Kocalar Meclisi"nde Şeyh Hasan "Tamam oğlum der Şıh Bahşiş'e, "sen artık kendine yeter duruma geldin. Beni de geçtin güçten yana. İki baş bir kazan da kaynamaz. İki şeyh bir postda oturmaz. Var kendine bir yurt edin."



Şıh Bahşiş kendine Onar köyünde bir tekke yaptırmış ama burada artık bu olaylardan sonra durmak imkansızlığını anlamış. Kendine yeni bir yurt edinip, yeni talipler, muhipler sağlama yolunu seçmiş. Babası Şeyh Hasan ile yarışması sonucu, Şıh Bahşiş'in başarılı olması O'nu Onar köyünü terk etmek zorunda bırakmış. Şıh Bahşiş, Fırat kıyısında bir köy kurmuş ve adını da "ATA-AF" koymuş. Şeyh Hasan, oğlunun bu başkaldırışı ve aralarında geçen olaylardan dolayı ona kırılmış. Ancak daha sonradan babasının kendisini bağışladığı ve aralarının düzeldiği kurduğu köyün adından da anlaşılmaktadır.



Sonuç olarak: Bu söylencelerden şunu çıkarsayabiliriz. Şeyh Hasan ile oğlu Şıh Bahşiş, Fırat Boyu fetihlerinde anlaşmazlığa düşerler. Bu fetihlerde Şıh Bahşiş başarılı olur. Bunu gören Şeyh Hasan da oğlunu bağışlar. Şıh Bahşiş'in "şeyhlik beratı"nın olması ve bugünkü Kumlutarla (Ataf) köyünün de Alaeddin Keykubat tarafından vakfedilmesi söylenceleri doğrulamaktadır.



D. BAHŞİŞLİ OYMAKLARI



Cevdet Türkay; l7. yüzyılda aşiret iskanlarıyla ilgili olarak Osmanlı arşiv belgelerindeki araştırmasında Bahşişlı oymaklarının yerleşim yörelerini belirlemiştir.



1) Bahşiş, Bahşişli, Bahşişlu: İçel Sancağı; Anamur Kazası, Sis Sancağı, Alaiye Sancağı, Selinti Kazası (İçel Sancağı) yörükan taifesinden....



2) Bahşayışlar, Bahşayışlı, Bahşayışlu: Adana Eyaleti; Sis Sancağı, Maraş Sancağı, Yeni İl Kazası, halep Eyaleti, Hazargrad Kazası (Nigbolu) Türkmen yörükan taifesi.



Bahşili (Bahşilu) Toyran Kazası (Köstence Sancağı) [91]



3) M. Abdulhalük Çay; Anadolu'da Türk Damgası adlı araştırmasında ise şunları yazmaktadır: XVI.yy.da Varna'da Karatekeli'lerin Tohtamış ve iki tane Bahşiş adına taşıyan köyleri vardı. Bugün de Hadım-Ermenek arasındaki Barcın Balgusan yaylasında yaylayan, kışın Anamur-Gülnar köylerinde kışlayan Karatekeliler de Bahşiş Yörükleri olarak bilinmektedir. Diğer yandan büyük bir Yörük topluluğu olan Bozdoğanlar'ın bir boyu Tekelü adını taşımaktadır [92].



4) Hilmi Dulkadir; IV. Milletlerarası Türk Halk Kültürü Kongresi’ne sunduğu bildirisinde Bahşişler için şunları söylemektedir: İçel/Anamur'da Gerce Bahşiş, Karalar Bahşiş, Güney Bahşiş ve Muratlı Bahşişleri (Anamur-Gülnar) yerleşiktir. Beyazıtlı Bahşişleri de Mut'da yerleşiktir. Antalya'da Alanya yörükleri olarak bilinenler de Bahşiş’tir, denilmektedir ki, Bahşişler'den bir grup Anadolu'ya gelerek "BAHŞİŞ" adını almış ve çeşitli yerlere yerleşmiştir. Bu yerlerden biri de İçel bölgesidir. Başta Anamur olmak üzere, Gülnar, Silifke, Erdemli, Mut, hatta Tarsus'ta "Bahşiş" adlı pek çok köye rastlanmaktayız. Bahşişler'le, Afganistan'daki Teke Türkmenleri'nin bir kolu olan Bahşiler arasında bir ilgi kurulmaktadır. Bahşiş dokumaları çok çeşitli tür ve aynı derecede çok yanışlıdır [93].



5) Ali Rıza Yalkın; Akdeniz bölgesinde Türkmen Oymakları üzerine araştırma yaparken, 21 Temmuz 1928 tarihinde Bahşiş yörüklerinin bulundukları yöreye de giderek incelemelerde bulunur ve şunları yazar:



"Bugün, Alaçayır, Cumayalık, Konurcuk yaylalarına geçerek Bahşişler arasınaa girdim. Oymak, Bulgar dağının Bulgarsuyu adıyla anılan yaylasında, dağınık geniş bir ovada yine dağınık bir halde yayılıyordu. Aşiretin güneydoğusu; Bulgar dağları ve Karagöl; Batısı, Bulgar Bozoğlan, Yüğlük tepeleri; Güneyi, Soğanlı ve Dudaklı Mehmet Ağa yaylaları; Kuzeyi, Karaman ve Ereğli sınırlarıyla çevrilmiştir... Bahşiş obaları yalnızca davarcıdır. Aşirette ekin ekmek adeti pek azdır... Bu aşiretin görgüsü de öbür aşiretlerden daha çoktur. Halkı uyanık, becerikli, konuşkan ve şirin dillidir. Bahşişler 1773 yıllarında Ermenek kazasının Barçın yaylasından göçmüş ve buraları yayla edinmişler. Bu gün aşiretin 110 çadırından başka, Niğde, Armutlu, Aladağ taraflarındaki ayrı obalarında da daha bir çok Bahşiş bulunur. Bahşiş Aşireti'nin toprağı yoktur. Bu aşiret kışı Adana'nın güneyindeki kiralık yerlerde kışlar... Bahşiş büyükleri(nden), Tekerlek Mustafa Bey, Mısırlı İbrahim Paşa zamanında yaşamış ve Mısırlı İbrahim Paşa ona 1840 yılında kılıç kuşatmıştır... Tekerlek Bey bizim aşiretin son beyidir. 1912 yılında 120 yaşında iken Bulgar Dağı'nda ölmüştür. Mezarı burdadır [94].



l2.yy.sonları ile l3.yüzyıl başlarında Şeyh Hasanlı Aşiretleri obaları yazın yaylak olarak; Maraş, Malatya, Kayseri ve Toros yaylalarını kullanıyorlardı. Kışın ise halep-Hatay-Adana bölgesinde kışlıyorlardı. Daha sonraları Fırat Havzası ile Toroslar’a göçmüşlerdir. Şeyh Hasanlıların bir kolu olan Bahşiş Oymakları da aynı yöreleri yurt edinmişlerdir. 1840 yıllarında Mısır Kavalalı Hanedanlığıyla Osmanlı mücadecelesinde Bahşişli oymaklarının Mısır tarafını tutuğunu görmekteyiz. Mısır Hidivi İbrahim Paşa'ın Tekerlek Mustafa Bey'e kılıç kuşatıp komutan olarak görevlendirmesi sıkı bir ilişkiyi göstermektedir. l826 yılında Bektaşi tekkelinin kaldırılması ve Bektaşi-Alevi dede ve babalarının katli ve sürgünleri, Mısır-Osmanlı ilişkilerini de gerginleştirmişti. Yine bu dönemde Şeyh Hasan Ocağı'dan bazı dede soyluların Mısır Kaygusuz Abdal Dergahı'na eğitim ve öğretim için gittiklerini, icazetname aldıkları ve Kerbela Tekkesi'nden de şecerelerini onaylatıklarını eldeki belgelerden anlamaktayız. Ayrıca, Arapkirli Yusuf Kamil Paşa'nın Mısır Valiliğinde görevyaptığını ve Hidiv Mehmet Ali Paşa'nın kızı Zeynep Hatun ile evlendiğini kaynaklardan bilmekteyiz. Yusuf Kamil Paşa'ın gerek Mısır'da bulunduğu zamanda gerekse İstanbul'da sarayda memur iken ve Sadrazamlığı döneminde Şeyh Hasan Ocaklılar’a ve Aleviler’e büyük destek sağladığını bilmekteyiz. Bahşişli oymakları da böylesi bir ilişkiden dolayı Mısır Valiliğine destek sağlamış olabilir. Gerek Onar köyünden, gerekse Dedeyazı köyünden Adan'a, Mersin, Tarsus yöresine Dedeler, Alevi öğretisinin icaplarını yerine getirmek için 1950'li yıllara değin gitmekte idiler. Bugün ise Dedeyazı (dedefengi) köyünden bazı dedeler halen ilişkilerini devam ettirmektedirler.



1560 tarihli Malatya Tahrir Defteri'nde; "Erkenek nahiyesi, Kara Bahşilu Karyesi" adıyla bir köy kayıtlıdır. Çorum'da Sungurlu ilçesine bağlı Bahşili köyü aynı adla devam etmektedir. Bulgaristan, Trakya ve Anadolu'nun bir çok yerinde benzer adlarda birçok yerleşim birimi vardır. Bulgaristan'dan son gelen soydaşlarımızla yaptığım görüşmelerde Bahşişlilerin Kızılbaş olduklarını bölirtmiş bulunmaktadırlar. Yukarıda değindiğimiz Osmanlı kayıtları da aynı yöndedir.



Yeni il (Sivas)'ın bir çok köyünde obalar halinde Şeyh Hasanlılar vardır. Erzincan'ın Güllüce, Balibey, Çiftlik, Sivas'ın Güllüce, Sarphan, Çamurlu, Yozgat'ın Köçetköm, Elmalıütüğü, Tokat'ın Çerçi, Oktap, Kırımoluk, Amasya'nın Guyma, Çorum'un Palabıyık, Sırıklı, Bayat gibi yüzlerce köyde aileler halinde Şeyh Hasanlı ve Bahşişli oymaklarına bağlı insanlar vardır. Alevi yolağı olarak da Şeyh Hasan Ocaklı dedelere bağlıdırlar...



E. AFGANİSTAN'DAKİ HZ. ALİ'NİN MEZARI VE BAHŞİŞLER



Hilmi Dulkadir, Afganistan'daki Teke Türkmenleri ile Bahşişleri ilişkilendirmektedir. Şıh Bahşiş, Şeyh Hasan'ın Horasan'da evliliğinden olma oğludur. Olasıdır ki, Orta-Asya'da Türkmen oymaklarının başına Şıh Bahşiş’in bey olarak geçmesiyle Anadolu (Rum)'ya huruç etmiş olabilirler.



l2. yüzyılda Türkmen oymakları Orta-Asya'nın tümünde karışık ve konar göçer yaşıyorlardı. Arap istilaları sonucu yerlerinden yurtlarından kaçkıncı olmuşlardı. Daha sonraları ise kendi aralarındaki savaşlar ve Moğol istilası ile yine hareketli ve silahlı oymaklar şeklinde ordan oraya kaçar göçer olmuşlardır [95].



Bayat boyundan olan Şeyh Hasanlı oymak ve obalarda bölüntülü bir şekilde bölgede yaşayabilirler. Türkistan'ın Üç Kurgan yöresinden Rum'a gelen Aşiret değişik yörelerde iskan edilmiştir. Barthold'un eserinde çok sayıda Kurgan adıyla yerleşim birimi geçmektedir.



Orta-Asya bölgesinde Türkler Hz. Ali kültünü ve Alevi öğretisini 8.yüzyıldan bugüne kadar yaşatagelmişlerdir ki, bunun somut örneği Hz. Ali'nin mezarıdır. Afganistan'da Özbek Türkleri'nin ölümsüz anıtıdır, Hz.Ali'nin türbesi. Türbenin öyküsü şöyledir: “İmam Cafer-i Sadık (702-765); Emevilerce Hz. Ali'nin mezarının tahrip edileceğinin haberini alınca, Eba Müslim Horasanî (Ö.755)'ye bir mektupla durumu bildirir [96]. Eba Müslim, adamlarıyla gizlice Necef'e ge­lerek Hz. Ali'nin mezarından tabütünu çıkararak bir deveye yükler ve Belh'e getirerek defneder ve kümbetini yaptırır. Ceniz Han; Belh'i istilası sırasında mezarı tahrip eder. Gizli tutulan mezar, uzun süre sonra açılarak tabuttaki yazı okunur. Ali Şir Nevaî (1441-1501), Abdurahman Camî ve 400 İslam alimi, mezarın Hz. Ali'ye ait olduğuna dair şahitlik ederek tespit yaparlar. Bunun üzerine o devrin Hükümdarı Hüseyin Baykara; Hz. Ali'nin Ravza-i Şerifi'ni görkemli bir şekilde yaptırarak sekiz köşeli (mühr-ü süleyman yıldız) çinilerle süsler, yanında da bir külliye ve cami inşa eder...”



Barthold ise araştırmasında şöyle demektedir: “Çingiz Han zamanında bir halk ayaklanmasından sonra Belh tahrip edilmişti; on dördüncü asrın ilk yarısında, İbn Battüta'nın seyahatleri sırasında, şehir hala harebe halindeydi... Şehrin günümüzdeki harabeleri yaklaşık on altı millik bir genişliktedir ve üzerinde ayrıntılı bir araştırma yapılmamıştır... Eyaletin başşehri Mezar-ı Şerif, Belh'in on dört mil doğusunda, Hz. Ali'in olduğuna inanılan mezarın etrafında bulunur; mezar l2. asırda Hayr Köyü yakınında keşfedilmiştir. Seyyah el-Gırnati tarafından rivayet olunan hikayeye göre, eyalet valisi, askerleri ve ulema kendi gözleriyle halifenin (Ali) hiç bozulmamış cesedini görmüşlerdi. Mezarın gerçekten halifeye ait olduğu da bazı mucizelerle ispatlanmıştı [97].



1993 yılında bölgeye giden bir gazeteci de şunları yazmaktadır: “Hz. Ali'nin mezarının Irak'ın Nadjaf kentinde bulunduğunu biliyorsakta, ikinci bir mezarının Afganistan'ın Türkistan bölgesinin başkenti olarak anılan Balkh şehrindedir. Geçmişi l2. yüzyıla dayanan mezar, l480 yılında bölgeyi dolaşan bir gezgin tarafından keşfediliyor ve l5. yüzyıldan sonra tanınmaya başlanıyor... Hz. Ali'nin mezarının bulunduğu cami 15. yüzyılda inşa ediliyor. Mimari açıdan bakıldığında cami şehrin en önemli yapısı olma özelliğini koruyor. Mavi ve altın rengindeki minareleri ile görkemli, gerçek bir sanat eseri, gökdelenleri bile kıskandıracak ihtişamıyla yükseliyor. Ayrıca minareleri adeta topraktan fışkırmakta olan üç soğan filizine benzediği için eşsiz sayılıyor. Cami l5. yüzyılın muhteşem güzellikteki mavi seramikleri ile süslenmiş. Bu olağanüstü minareler, Hz. Ali'nin türbesinin ve şehrin simgesi haline gelmiş. Mezar-ı Şerif Cami ve Türbe yüzünden şehir, bugün dünyanın en iyi bilinen hacc merkezlerinden biri durumunda... Caminin ve çevresindeki binaların içinde ve dışında binlerce beyaz güvercin uçuşuyor. Ama hiç kimse bu kuşlara dokunmuyor. Buralarda kuşlarla ilgili bir efsane anlatılıyor. Efsaneye göre, Mezar-ı Şerif'e ulaştıklarında gri olan bu kuşlar, caminin etrafında 40 kez döndükten sonra saf ve duru bir beyazlığa kavuşuyorlar. Bu efsaneye inanan insanlar da, caminin etrafında 40 kez dönmek suretiyle dualarının karşılığını alacaklarına inanırlar...” [98].



Alevi inanışına göre; Hz. Ali Hakk'a yürüdüğünde oğulları Hasan ile Hüseyin, evlerinin kapısına gelen yüzü nikaplı ve develi birisine, babalarının vasiyeti üzerine bedenini yani cenazesini verirler. Peçeli adam naışı deveye yükleyerek götürür. Yola revan olan adamın btr süre yolda nikapı açılarak yüzüne bakılır ki, naışı götüren yani kendi bedenini götüren Hz. Ali'nin kendisidir. Bu inanca göre Hz. Ali'nin mezar yeri belli değildir, göğe ağmıştır. Bulunan yerleri Makam-ı Şerifleri’dir. İşte Afganistan'daki Hz. Ali türbesi de makamlarından sadece bir tanesidir.



Afganistan'da Türkler Hz. Ali'ye türbe yaptırarak sevgilerini ifade etmişlerdir. Bir nevi hacc yeri olarak görülen ve kutsanan türbe, 8.yy.dan bugüne değin yaşatılarak ve korunarak getirilmiştir. Orta-Asya'daki bu Hz. Ali kültü, Anadolu'ya da taşınarak; büyük kaya kütlelerindeki doğal figürlere; Hz. Ali'in sırtının izi, atı Düldül'ün nal izi, kılıcı Zülfikar'ın izi ya da elinin izi diye adlandırmışlardır. Doğal yerlere de Hz. Ali'nin adı verilmiştir: Ali Kayası, Ali Pınarı, Ali Boğazı, Ali ziguratı, Ali Dağı veya tepesi, Ali mağarası vb...



Alevilerin hulül ve tenasüh inancından dolayı Hz. Ali ölmemiştir, don (kalıp) değiştirmiştir. Mecalsiz iyi insanların imdadına yetişmek üzere dünyada ve kainatta değişik kılıklarda dolaşmaktadır. Ölümsüz olan Hz. Ali zaman zaman başkalarının donunda dünyaya gelmiştir; bunlardan biri Hace Bektaş Veli diğeri Atatürk'tür.



Hz. Ali; Türk destanlarında, şiirlerde, söylencelerinde büyük bir yer tutmaktadır. Dede Korkut Hikayelerinde, Satuk Buğra Han Menkıbesinde, Kazak-Kırgız destanlarında; Hz. Ali kültü yaşatılmıştır [99].



VIII. ŞEYH HASAN İLE CELALEDDIN HAREZMŞAH SÖYLENCESİ



Serüvenci kişiliğe sahip Celaleddin Harzemşah, Moğol istilasına karşı şavaşır. İslam ülkelerinden yardım amacıyla Anadolu'ya değin gelir. Dersim coğrafyasında Moğollara karşı savaşmak amacıyla bir ordu kurar. Moğollarla ilişkilerinin bozulmasını istemeyen Alaeddin Keykubat, Celaleddin ile ılık bir irtibat kurdu. Celaleddin'in maceracı kişiliği onu Ahlat'ı kuşatmaya itti. Selçuklu Sultanı bu olayı diplomatik yolla çözmeye çalıştı, ama başarılı olamadı.



10 Ağustos 1230 günü Erzincan Ovası’nın Yassı-Çimen mevkiinde elli bin kişilik Selçuklu Ordusu ile kırk bin kişilik Harezmşah kuvvetleri karşı karşıya geldiler. Muharebe sonucu Selçuklu kuvvetleri zaferle çıktılar. Bu savaşta rivayete göre, Kayı Boyu Beyi Ertuğrul Gazi ve Bayat Boyu Beyi Şeyh Hasan katılmışlardır.



1240 yılında Nazmiye'nin Kalmem mezrasında Kalmeme Sır tarafından bir dergah kurulur. Ocaklı Dedelerin o yıllarda "Dikme Dede" olarak atadığı bu aile günümüze değin geleneği devam ettirmiştir. Bugün ise, Tunceli'nin Pülümür ilçesine bağlı Kırmızıköprü beldesi Göl mezrasındaki Areli Dikmeler dergahı son Dikme Dedesi Pir Ahmet Dikme; Şeyh Hasan ile Celaleddin Harezmşah söylencesini farklı şekilde anlatmaktadır:



Asya'daki Türk kökenli devletler arasında başlayan ve Moğollar'ın zaferi ile sonuçlanan savaşlar sonucu... zülümlere dayanamayan bir çok Türk kavimleri yerlerini, yurtlarını terkederek batıya doğru kaçmaya başlarlar. İşte bu kavimlerden biri Şıh Hasan ve taraftarlarıdır. Şıh Hasan, tahminen 1215-1220 yıllarında gelir, eski adı Ermenice bir terim olan Avazuğe, yeni adı Ovacık olan ilçenin yukarı Ağdat köyüne yerleşir. Öte yandan Moğollar'ın baskısına dayanamayarak yurdunu terk etmek zorunda kalan, Muhammet oğlu Celaleddin Harzem Şah da yer yer çarpışarak, batıya doğru ilerler ve bir çatışmada yaralanır, yaralı olarak, dostu ve sırdaşı olan Şıh Hasan’ın yanına gelir ve orada bir Kürt tarafından öldürülür... Öldürülen Celaleddin Harzem Şah, bizdeki kaynaklara göre, beraberindeki oğlu Mehmed'i, Şıh Hasan'a emanet eder. Şıh Hasan önce saygı duyduğu dostu Celaleddin'in naaşını götürüp Dojik Dağı'nın zirvesine defin eder ve ondan sonra da, Celaleddin'in oğlunu kendi himayesine alır. Üç dört yıl sonra da Mehmed'i kendi kızıyla evlendirir. Bir süre sonra, Nazmiye İlçesi'ne yakın bir yerde bir ev yaptırır, damadı ile kızını o eve yerleştirir.



Kendi evine yerleşen Mehmet bir kaç gün sonra eşyalarını yerleştirirken, içerisinde özel eşyaları bulunan sandığın kapağını kaldırır ve bakar ki, sandıktaki eşyaların üzerinde, yaklaşık kırk santim uzunluğunda ve son derece parlak bir nesne vardır. Elini uzatıyor ki alsın, kırmızı bir yılan oluyor. Elini geri çekiyor ve bakıyor ki, yine aynı nesne, durumu anlıyor ve şöyle diyor; "mübarek eğer sır olacaksan sır ol, şayet beni hizmetine münasip görmüş isen de, bana eziyet etme". Bu yakarış üzerine, mübarek kendiliğinden yükselir, Mehmet'in eline gelir ve Mehmet temiz bir kefiyeye sararak mekanına sır eder. O nedenledir ki, o günden sonra Mehmed'in adı, "Kalmeme Sır" olarak anılmaktadir... KalMem'in yedi oğlu olur... Dergah hizmetini oğlu Ferhat'a vasiyet eder... Ferhat'ın iki oğlu var idi. Birinin adı Ali, diğerinin ise Ferhat idi. O ise dergah hizmetini oğlu Ferhat`a vasiyet etmiş idi. Babalarının ölümünden sonra Ali oradan ayrılır, gelir, GERİŞ mevkiinde kendisine bir ev yaptırır ve Geriş'e yerleşir... [100]



Bu anlatılanları değişik versiyonlarıyla Tunceli'nin değişik yörelerindeki yaşlılardan dinledik. Birçoğu kendi soylarını Pir Ahmet Dikme gibi Harezmşahları'na dayandırmaktadırlar. 1231 yılında bir Kürt tarafından öldürülen Celaleddin Harezmşah; bazı kaynaklara göre Palu'da bazı kaynaklara göre ise Ahlat'ta Hakk'a yürür. Alevi söylencelerinde Palu Kürtlerince öldürüldüğü yönündedir.



Yassı Çimen Savaşı’ndan sonra Celaleddin Harezmşah'ın Şeyh Hasan'ın hakim olduğu bölgede saklanmış olabilir ya da Celaleddin'in ailesine ve oğluna Şeyh Hasan kol-kanat gererek Munzur yöresinde saklamış olabilir. Alaeddin Keykubat ile çok iyi ilişkiler içinde olan Şeyh Hasan'ın açıktan Celaleddin ile dostluk ilişkişinde bulunması imkansızdır. Yassı-Çimen Savaşı sonrası Harezm Beyleri ve Komutanlarına Selçuklu Sultanı birçok yörede "İkta" olarak araziler vermiş idi. Celaleddin'in oğlu Mehmet'e de Nazmiye ilçesindeki bir yöre "yurtluk veya ocaklık" olarak verilmiş olabilir. Şeyh Hasan'a da Mehmet bağlı olarak bu yeri yönetir. Yani Celaleddin'in oğlu Mehmet, Şeyh Hasan'ın kontrol ve denetimindedir.



Bölgede dinlediğimiz Şah İsmail ve Gülizar öykülerinde ise; Gülüzar'ın Celaleddin Herezmşah'ın torunlarından olduğu söylencesidir ki, kanımızca yukarıda anlatılan söylencelerin devamı niteliğindedir.



Erzincan'ın Kemah ilçesine bağlı Kerer köyünde anlatılan [101] ile Elazığ-Hankendi Bucağı-Sütlüce köyünde anlatılan [102] Şah İsmail ile Gülizar hikayesi aynı özellikler taşımasına karşın, Tunceli yörelerinde bu anlatımlara bir de soy kütüğü eklenmektedir. Yani Gülizar, Harzemşah soylu Ali Bey'in kızıdır.



Sarı Saltuk evlatlarından Hızır Gündüz Dede yetmişin üzerinde bir yaşta olup, Arapça bilen, okuyup yazar bir şahıs, aynı zamanda yıldıznameye bakıyor. Tunceli yöresinde anlatılan çok sayıda menkıbeyi bilmektedir. Şah İsmail ile Gülizar hikayesini bu dededen dinledik. O'na göre Gülizar'ın soyu şöyledir: Celaleddin Herazmşah-Mehmet-Ferhat-Ali-Gülizar. Yine, Pir Ahmet Dikme'nin anlattığı, "özel eşyaların bulunduğu sandık" hikayesi de şöyledir: Gülizar, Şah İsmail'la evlenince, babası Ali çeyhiz sandığı olarak dedesi Celaleddin'den kalma sandığı getirir ve içindeki Harezmşah mühürünü ve belgeleri Şah İsmail'e teslim eder...



Kanımızca yördesi birçok söylence birbirine girmiş ve anonim hale dönüşmüştür. Şah İsmail, Şeyh Hasan, Harezmşah ve Dede Ocakları menkıbeleri grift bir şekle gelmiştir. Bu söylenceleri ancak tarihsel zaman kesitleri içinde değerlendirerek yerli yerine oturtabiliriz.



TESLİM ABDAL' IN ŞEYH HASAN ONAR DEDE NEFESİ



Nimri Dede (İsmail Dehmen) ve Hızır Dede (Hüseyin Kaygusuz)'den derledimiz; Teslim Abdal'ın bu nefesinin farklı versiyonları da vardır. Biz, Keban'ın Pınarlar köyü ile Arapgir'in Onar köyü'ndeki söyleyiş biçimini baz aldık.



İBDİDA YAPILMIŞ ONUN YAPISI



Onar Dede derik hem de Şeyh Hasan

Orda yatar ceddimizin hepsi

Eriş İmdat eyle Şeyh Hasan Dede



Hıdır Abdal, Şıh Bahşiş'i alasın

Bunaldığımız yerde bize yetesin

Şeyh Ahmet Dede’ye yüzler tutasın

Eriş imdat eyle Şeyh Hasan Dede



Abdülvahap derler görünmez erdir

Onu bilmeyenin gözleri kördür

Yeşil sancağıyla Battal'da vardır

Eriş imdat eyle Şeyh Hasan Dede



Balım, Veli'm yücede yatar

Bozatlı Hızır tez cana yeter

Eksikimiz Hasan Basri katar

Eriş imdat eyle Şeyh Hasan Dede



On iki İmamların başı Ali'dir

Şah Hüseyin Kerbela'nın gülüdür

Urum erenleri serleşkerindir

Eriş İmdat eyle Şeyh Hasan Dede



Osmanlı zülmünden kimimiz yolda

Kimimiz zindanda zülmatta harda

Tut elimiz koyma bizi dar günde

Eriş imdat eyle Şeyh Hasan Dede



Teslim Abdal der, birdir soyumuz

Kemdir işleğimiz, paktır huyumuz

Hak nasih eylesin Şah'a yolumuz

Eriş imdat eyle Şeyh Hasan Dede
X. ŞEYH AHMET VE TABANBÜKÜ (Şıh Hasan) KÖYÜ



Şeyh Ahmet'in Anadolu'daki yerleşim yeri bugünkü Elazığ'ın Baskil İlçesi Aydınlar (Muşar) beldesi Tabanbükü (Şeyh Hasan) köyü olup, türbesi de burdadır. Halk arasında "Ahmet Yesevi ya da Şeyh Ahmet Tubî " olarak anılan Şeyh Ahmet; Osmanlı belgelerinde "Şeyh Ahmet Tavil" olarak geçmektedir. Karakaya Barajı Gölalanı çalışmalarında sanıyoruz, Şeyh Ahmet'in esas mezartaşı (şahidesi) yok olduğundan, Türkçe yazımlı uydurma bir mermer üzerine "Hoca Ahmet Yesevi (1103-1166) yazılarak bir tarih abidesi yok edilmiştir.



1975 yılında yörede araştırma yapan Ümit Serdaroğlu şu saptamalarda bulunur:



Küçük bir köy olan Tabanbükü ile Fırat Nehri arasında bir grup mezarın bulunduğu bir alçak tepe vardır. Tepe üzerinde iki tek yapı grubu bitişik inşa edilmiş iki türbedir. Köydeki Hüseyin Dede'nin ifadesine ve köylülerin inancına göre türbelerden kuzeyde olan büyüğü, asıl adı Şeyh Ahmed-i Tubî... adlı bir zata aittir... Türbede kuzey duvara bitişik yan yana iki mezar vardır. İkincisinin oğluna ait olduğu belirtildi. Kuzeydeki büyük 34 m2, güneydeki daha küçüğü 20 m2 olmak üzere ikişi 54 m2’lik bir alana oturmaktadır... 5.20 x 6.50 m. boyutlarındadır. Tam bir dik açılı dörtgen değildir. Duvar kalınlıkları da her yönde değişiktir. Giriş batı yüzde bulunmaktadır. Kapı karşısındaki duvarın ortasında ışık penceresi, güney duvarında ise bir mihrap yapılmıştır. 5.70 m. yüksekliğindeki yapının çatı örtüsü beşik tonoz olmakla birlikte bunu dışarıdan anlama olanağı yoktur. Sonradan gördüğü onarım sırasında çatı betonla kapatılmış ve çirkin saçak akıntıları yapılmıştır. Bilgisizce yapılan ve modern malzemenin kötü kullanıldığı sayısız onarım örneklerinden biridir.



Ondan sonra yapıldığı anlaşılan yanında bulunan türbe, üslubu yönünden, kemerle bağlanan köşe ayaklarının taşıdığı kubbeye sahip dört yanı açık Adıyaman ve Urfa dolaylarının örneklerini hatırlatmaktadır, fakat kemer araları belki de sonradan örülerek kapatılmış olabilir. Bugün yüzeyleri çimento harçlı sıvalı olduğundan kesin bir şey söylemek olanağı yoktur. Kubbesi ile birlikte 4.20 m. yüksekliğindeki türbenin içinde bir lahit vardır. Güney duvarın da bir mihrap yapılmıştır... Türbelerin dışında yazıtları sağlam pek çok mezar vardır. Taşların ve sandukaların üslubu Geç Devir Selçuklu üslubunu hatırlatmakta ise de genel görünüşü Beylikler devrine ait olduğu izlenimini vermektedir [103].



Şeyh ahmet'in türbesinin yapı ve mimari özellikleri, Onar köyündeki tarihi çeşmeye benzemektedir. Kayıp olan mezartaşı da Şeyh Hasan'ın türbesindeki Şahide (hecetaşı)'na benzemekte idi ve güneş gülü motifleri var idi. Aynı mezar taşı örneklerini Şih Bahşiş türbesinde ve Ataf köyünde de görmekteyiz.



Şeyh Ahmet; Hace Ahmet Yesevi'nin "amca uşaklarından" olup, aynı zamanda da halifelerindendir. Kardeşi Şeyh Hasan ile birlikte Horasan'dan gelerek bugünkü yöreyi yurt edinmiştir.



Şeyh Ahmet'in, 1158 ile 1280 yılları arasında yaşadığını sanıyoruz. Yörede anlatılan söylenceler bizi tarihin bu kesitine odaklamaktadır. Önceleri Yesevi-Kalenderi tarikatından olan Şeyh Ahmet’in, sonradan Babai-Bektaşi tarikatından olduğunu menkıbelerden anlamaktayız. Önemli bir Alevi öğretisinin ışık merkezi olan köy, tarihi görevini bugüne dek ifa etmiştir.



A. HACE AHMET YESEVİ İLE ŞEYH AHMET SÖYLENCESİ



Çocukluğumda uzun kış geceleri yüzlerce kez, Şeyh.Hasan ve Şeyh Ahmet Menkıbelerini değişik anlatım üslubularıyla yaşlı dedelerden, muhabbet cemlerinde otantik haliyle dinleyerek belleğime nakşedip, usumun bir odacığına hapsetmiştim. l984 sonrası araşırmalarında bu menkıbeleri tekrar tekrar dinleyince, bunların beleğimdeki söylencelerle örtüşmesi ile günışığına çıkarak yeniden filizlendi...



Şeyh Ahmet eğitim ve öğretimimi tamamladıktan sonra; hocası Ahmet Y'esevi'den destur ister. Ocağın başında oturmakta olan Ahmet Yesevi; ocakta yanan bir dut köseğisini alarak havaya fırlatır ve Şeyh Ahmet'e dönerek: "Sana destur ve nasip verdim. Git bu köseğiyi bul, orası artık senin yurdun. Tekkeni oraya kur. İnsanları irşat et. Neslin orada çoğalsın, dal budak salsın" der. Şeyh Ahmet hocasının hayır duasını alır ve niyaz ederek, Yesi'den yola koyulur.



Çıkınını omuzuna vuran Şeyh Ahmet, dut köseeğisinin düştüğü yeri aramaya başlar. Kona göçe, uzun bir yürüyüş ve yolculuktan sonra, Fırat kıyısına varır. Yürümekten ayakları şişmiş, topukları yarım yarım olmuş, yorgun-argın vaziyyette... Elini göğe kaldırarak, Hakk'a dua eder:



"Ya Rabbi !... Daha ne kadar yürüyeceğim? Yıllar yılı gezdiğim yeryurt kalmadı. İsyanım sana değil özümedir. Çilem henüz bitmedi mi?" der. Gaipten davudi bir ses gelir. Bu ses hocası Ahmet Yesevi'nin sesidir.



"Önüne bak Ahmet'im!" der...



Şeyh Ahmet önüne bakar ki ne görsün. Hocasının Horasan'dan fırlattığı dut köseğisi (yanan dut dalı)... Bu dut dalını yerden alan Şeyh Ahmet, Fırat'ın kenarına sokar. Kendisi de abdes alarak, iki rekat şükür namazına durur... Namazdan sonra bir bakar ki ne görsün. Nehrin kıyısına abdes alırken soktuğu dut sopası (dut köseğisi) yeşermiş, dal-budak salmış meyvaya durmuş. Dut vermiş. Hocası Ahmet Yesevi'nin söylediklerinin yerine geldiğini gören Şeyh Ahmet; Allah'a hamdü senalar eder, burasını kendine yurt edinir...



Şeyh Ahmet'in soyundan Efendi Dede; bu dut ağacının kalın gövdesiyle, heybetli şekliyle, baraj yapılıncaya kadar durduğunu, kutsal saydıklarını, Dut'un meyvasının her derde deva olduğunu, niyet tutup çaput bağlayanların ve adak adayanların dileklerinin yerine geldiğini; baraj gölünün sularının dolmasıyla dut ağacımın da aniden sular içinde yitip gittiğini... belirtmiştir.



B. ALAEDDİN KEYKUBAT İLE ŞEYH AHMET SÖYLENCESİ VE GEYİK MOTİFİ



Fırat kıyısını yurt edinen Şeyh Ahmet; günlerden bir gün, dut ağacının gölgesinde zikrederken, atlılar gelmiş, selam vermişler. “Derviş Baba” demişler; “Yakında köy yok mu? Biz Alaeddin Padişah'ın askerleriyiz. Ordumuz aç ve yorgun. Günler var ki yoldayız. Konaklayacak bir yer arıyoruz”.



Derviş Baba; askerleri, “Padişahım buyursun gelsin, emri başım gözüm üstüne...” diyerek gönderir. Alaeddin Keykubat da ordusuyla gelerek, bugünkü Şıh Hasan Köyü'nün düzlüğüne ordugahını kurar. Şeyh Ahmet, Padişah'a “hoş geldin” demek için otağına gider. Padişah Şeyhi karşılar, çadırda sohbet sırasında; "Ya Derviş! Yukarısı dağ, ormanlık; aşağısı Fırat Nehri, sen nereden bulacaksın bu kadar yiyecek!” diye sorar.



Şeyh, “Padişahım sen tasalanma, Allah kerimdir. O'nun himmetiyle bütün askerleri doyururuz” der. “Yalnız benim sizden muradım, askerlerine emir ver, benim söyleyeceklerimi aynen uygulasınlar”. Çaresiz Padişah pekey dir. Şeyh, padişaha dönerek; “Şimdi öğlen vakti, dağdan geyikler su içmeye Fırat'a inecekler, her çadırdan bir er bir geyiği tutup kesecek, derisini yüzüp başıyla çadırın önüne koyacak. Pişirilip eti yendikten sonra ise, tek tek kemikleri toplanıp, kırılmadan ve ısırılmadan toplu olarak her çadırın önünde bulunan geyik derisinin altına konulacak" der.



Geyikler dağdan su içmeye sürü halinde Gırat kıyısına inerler. Her çadırdan bir er nehre inerek, bir geyiği tutarak çadıra getirir. Geyiklerin derisini yüzerler. Derinin, postun altına, iç organlarını ve başını koyarlar. Kemikleri de kırılmadan geyik bütün olarak pişirilir. Etler yendikten sonra, gövdeli kemik toplu olarak geyik postunun altına konur. Ordugahtaki bütün çadırlar bu işlemleri yaptıktan sonra; Padişah ile otağda bulunan Şeyh'e, Paşalardan biri gelerek söylediklerinin harfiyen yerine getirildiğini iletir. Şeyh, Padişah'tan destur alarak, otağdan dışarı çıkar.



Şeyh Ahmet otağın önünde ellerini göğe doğru kaldırarak ve gözlerini gökyüzünün mavi darinliklerine dikerek huşu içinde, ayakta bir Şaman gibi gülbanga başlar. Alaeddin Keykubat bu durumu merakla izler...



Şeyh gülbankı bitirince gök gürlemeye başlar, şimşekler çakar, her çadırın önüne yıldırım düşercesine ışık hüzmeleri parlar. Bu nurani ışıklar içinde postlar geyike dönüşür. Her çadırın önünde birer geyik peydah olur. Ortalık sesizleşir, geyikler sürü haline gelerek Mukaddes Dağı'na doğru giderler.



Sürünün içinden bir geyiğin ayağının aksadığını gören Padişah; Şeyh'e bu geyik neden topallıyor diye sorar. Şeyh, askerlerden birinin geyiğin ayak kemiğini ısırdığını söyler. Bunun üzerine Padişah; "derhal bıı asker bulunsun" emrini verir. Asker bulunarak huzura derdest edilir.



Arap olan askere bu işi neden yaptığı sorulur. Arap Er; Şeyh'e inanmadığı için geyiğin kemiğini ısırdığını, geyiklerin dirilmesiyle de pişman olduğunu belirterek af diler. Bunun üzerine Padişah, askerin kellesinin vurulması emrini verir.



Şeyh Ahmet devreye girerek Arap Er'in bağışlanmasını ister. Şeyh'in ricasını kırmavan Alaeddin Padişah; askeri Şeyh'e ömür boyu hizmet etmek üzere verir...



Şeyh Hasan köyünde türbesi bulunan bu Arap Asker, ömrünün sonuna kadar, Şeyh Ahmet'e hizmet eder. Daha sonraları ise Tekkeşin olarak Türbesine ve Tekkesine bakar. Ermiş bir zat olan Arap Asker; köyde, Arap Baba, Kara Şeyh, Hasan Emiki adıyla anıldığı gibi, yörede de ün salar...



Başka bir rivayete göre ise; Hasan Emiki ya da Kara Şeyh; Şeyh Ahmet Dede'nin ününü ta Mekke'de duyarak ziyaretine gelir. Kapı eşiğinden hiç ayrılmayan Kara Şeyhi, Şeyh Ahmet, tekkesinde kapıcı olarak görevlendirir. Dağdan odun getiren Kara Şeyh, tek bir gün dahi eğri dal getirmez. Halim selim olan Kara Şeyh'i Şeyh Ahmet, Tekkeşin olarak halifeleri arasına alır. Şeyh Ahmet'in kanberi olarak da hizmette bulunan Kara Şeyh, Hakk'a yürüyünce ona bir türbe yapılır.



Yöredeki değişik bir söylencede ise; Kara Şeyh'in Mekke'den gelen Hz. Muhammed-Ali soylu bir seyyid olduğu, akrabası olan Şeyh Ahmet'in yanına gelerek onun müridi olduğu ve köye yerleşerek çoluk-çocuğa karıştığı ve burada vefat ettiği belirtilmektedir...



Alaeddin Keykubat ordusunu günlerce yedirip içiren Şeyh Ahmet'e bir isteğinin olup olmadığını sorar. Şeyh de duacı olduğunu söyler. Bu iyılığin altında kalmak istemeyen Sultan Alaeddin düşünür taşınır en sonunda akraba olmaya karar verir. Kız kardeşi Gevher Hatun'u büyük bir şölenle Şeyh Ahmet'e nikahlar. Çeyiz olarak yöreyi Şeyh Ahmet'e Vakıf olarak bağışlar. Tekkesini yaptırmak üzere çerağ akçesi verir. Şeyh Ahmet'in soyu da Taclı Gevher Hatun (Güher Ana)'dan yürür ve bügüne gelir...



Geyik Kültü; Alevi örfüne Orta-Asya Türk inanç motiflerinden bir yansımadır. Bu durum Şeyh Ahmet Dede'nin kerametine de tezahür etmiştir. Hace Bektaş Veli resimlerinde de bir kolunda geyik diğerinde arslan vardır. Antik Anadolu halklarında da bu motifleri görmekteyiz.



Arslan koruyucu, geyik ise iyılık edici, uğur getirici bir varlıktır. Hititlerdeki inanç bu şekilde idi. Bu inanç evlerle, oturma yerleriyle bağlantı kurmuştu. İşte bu bağlantı çağların içinden aka aka Anadolu köylüsünün evine gelip duvarını süsleme olanağı buldu [104]



Arslan, Türk mitolojisinde kuvvet ve secaatin sembolü olarak kullanılmıştır. İmamî; Han-Name adlı eserinde, Türkmenlerin, Yasef'in çok iyi ve akıllı kızı Vajile'den türediklerini söyler. Nuh'un oğlu Yasef'in çocuklarının hepsi Arslan ve Kurt olurlar. Arslan padişahlara, kurtlar nökerlere derler. Arslanlar hep han ve sultan olmuşlardır [105]. Bu geleneğin bir devamı olmalı ki, Aleviler arslanı kendilerine sembol almışlardır.



Emel Esin:"Geyik figürü yalnız başına Orta-Asya Türk çevrelerinde ölümsüzlük sembolü olarak karşımıza çıkmakta ve aynı zamanda Hükümdar Ailesine mensup Gök İbadeti'nin yapıldığı dağda bulunduğu kabul edilir" demektedir [106] ki, Mukaddes Dağı da Malatya yöresinde böylesi bir dağdır ve kiliselerin ve ziguratların olduğu bir yöredir.



Alaeddin Keykubat 9 yıl (1212-1219/20) Şeyh Hasan ve Şeyh Ahmet'in egemenliğinde olan Muşar ve Kezirbet Kalelerinde hapistedir. Selçuklu Sultanlığı tahtına getirildiği haberini Emir Seyfettin Ay-aba kaleye ulaştırdığında bayram havası eser. Kanımızca Şeyh Ahmet ile Alaeddin Keykubat arasında geçen bu söylencenin nesnel temeli bu olaydır. Şeyh Ahmet Dede; Oğuzların Göktanrı inancı gereği, yeni Sultan olan I. Alaeddin Keykubat'a ölümsüzlük sembolü geyikler kurban ederek, Mukaddes Dağı'nda Mar Ahron kilisenin bulunduğu KALE'de şölen vererek, O'nu bir kam/şaman gibi kutsamıştır. Göktanrı'ya el açarak yeni sultan için dua etmiş, başarılı olması için Tanrı'dan ihsan istemiş, afsunlayarak keramet gösterisinde bulunmuştur.



Alaeddin Keykubat'ın tahta çıktığında Oğuz töresine göre, Konya'da tören ve şölen yapıldığını tarihi kaynaklardan bilmekteyiz. Şeyh Ahmet'in de yeni sultana verdiği bir şölendir. Halk bu olayı menkıbeleştirerek günümüze değin yaşatmıştır.



Kemiklerden diriltme kültü: Hz. Adem'in oğlu için kemiklerden kız yaratması. Sultan Sucauddin'in oğlak yenildikten sorıra kemiklerinden tekrar diriltmesi ve bu kerameti sonucu, Baba Mecnun'un müridi olması. Kur'an-ı Kerim'de Üzeyr Peygamber'in kemiklerden merkebi diriltmesi. Yine, Hıristıyan halk geleneğinde de kemiklerden diriltme inancı vardır. Türklerde ayınlerde kurban edilen hayvanların kemikleri kırılmaz, yakılır ya da gömülür. Bazı özel ayinlerde ise kurbanın kemikleri toplanıp bir torba da kayın ağacına asılır [107].



Alevi örfünde kurban edilen hayvanın iç organları toprağa gömülür. Kurban eti yendikten sonra da kemikleri toplanarak yine toprağa gömülür. Müsahiplik töreni için tığlanan kurbanlık koç tümü yüzüldükten sonra, bir bütün olarak pişirilerek büyükçe bir sinide parçalanmadan nıeydana getirilir. Dede'nin gülbank okumasından sonra, musahip kardeşlere birer parça eti duayla verir ve buna mütakip Sofracı Baba usulüne uygun olarak eşit üleştirerek dağıtır. Yendikten sonra kemikleri toplanarak toprağa gömülür.



C. ŞEYH AHMET SOYLULARININ KÜTÜKLERİ VE MEZARTAŞLARI



Malazgirt zaferinden kısa bir süre sonra, Çubuk adındaa bir Türk Beyi Harput ve çevresini alır (1085). Daha sonra Çubuk Beyin oğlu Mehmet Bey, (1106-1107) yıllarında egemenliği devalır. Çubukoğulları 1113'e kadar bölgede hakimiyet sürer. Bu sırada Erzurum'da Saltukoğulları (1072-1202), Erzincan'da Mengücekler (1080-1228), Van'da Sökmenoğulları (1110-1202) hakimiyetlerini devam ettirmekte idiler [l08].



Çubukoğullarından sonra bölgemiz 1234'e kadar Artukluların, XIV. yüzyılda İlhanlılar ve Dulkadiroğullarının, daha sonra Karakoyunluların (1365-1469), Akkoyunluların (1469-1508) ve kısa bir dönem de Safevilerin elinde kalmıştır [109].



Bölgemiz önce Fatih Sultan Mehmet ve sonra da Çaldİran Seferi dönüşünde Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı egemenliğine alınmıştır. Osmanlı döneminde bölgemiz Harput Sancağı ve Diyarbakır Eyaleti’ne bağlanmıştır. Bazı kaynaklarda Keban'ın XVIII. yüzyılda eyalet merkezi olduğu yazılıdır.



Kaynaklar halep'ten Yozgat'a ve oradan Gümüşhane'ye kadar uzanan geniş bir alanın merkezinin Keban Eyaleti olduğunu yazmaktadır. Bu kaynaklarda Keban'dan şöyle bahsedilmektedir: "1835 yılında Reşit Mehmet Paşa eyalet merkezini Harput'a nakletmeden önce, yalnız Harput ve Harput'a bağlı kasabaların değil, halep, Urfa, Yozgat ve Gümüşhane gibi illerin merkezi Keban idi. Bu cümleden olarak, Keban'da yedi paşanın ikamet ettiği söylenmektedir [110].



XVIII. yüzyıldan ittibaren mamadenlerle birlilcte Keban'ın önem kazandığını, buraya “Maden Emini” veya "Maden Nazırı" ünvanıyla bazı idarecilerin gönderildiği de bir gerçektir. Bunların başında, Yusuf Ziya Paşa, İspanakçı Mustafa Paşa, Alaaddin Paşa ve Köse Ruhi Paşa gibi isimler gelmektedir [111].



Ağın ilçesinin tarihi bir özelliği yoktur... Daha önce Malatya'nın Arapkir ilçesine bağlı olan Ağın, sonra Keban'a bağlanmış ve 1954 yılında ilçe haline gelmiştir [ll2]. Baskil de yakınındaki tarihi şehirlerin gölgesinde kalmıştır. Önceleri Keban'a bağlı olan Baskil, l928 yılında ilçe haline getirilerek Elazığ'a bağlanmıştır. İnceleme bölgemizin ağırlık noktası Arapgir-Keban-Baskil hattı olduğundan tarihi gelişmeyi verdik...



Keban gümüş madenlerinin işletilmesi için köy ve kasabalardan yoksul halk angarya çalıştırılarak her on binlerce ton yakacak istenir. Getirmeyen köylüler cezalandırılır. İşkenceye tabi tutulur ya da zindanlara atılır. Divriği'den Baskil'e, Akçadağ'dan Eğin'e kadarki geniş coğrafyada "ORMAN KATLİAMI" devlet tarafından gerçekleşir. Dağlar çıplak, toprak kırıçlaşır. Köylüler giderek yoksullaşır ve isyanlar başlar. Bunun yanında yörenin derebeyleri, ağaları ve yerel idareciler de giderek köylü üzerinde baskılarını yoğunlaştırırlar. Bir yandan da Kürt Aşiretlerinin ve Eşkiya talanları köylülerin canını iyice bıktırır.



Bölgede yaptığımız araştırmalara göre; çok sık ormanlık olan yöreler her türlü ağaç türünü de barındırıyormuş. Yaşlıların söylediğine göre; ağaçtan ağaca geçmek süretiyle, ayak yere değmeden bir iki kilometre gidilebiliyormuş.



Bu kaos ve talan ortamı "Kurtuluş Savaşı" yıllarına değin devam eder. Necdet Sakaoğlu, "Köse Paşa Hanedanı" adlı araştırmasında bölgenin objektif fotografını tüm netliğiyle vermekte ve şöyle demektedir:



"Başta Divriği olmak üzere, Eğin-Arapgir-Keban-Darende-Akçadağ-Hekimhan... havalilerinin binlerce insanı felakete sürüklendi. Acısı ve tahripatı yıllarca giderilemeyecek olaylar cereyan etti" [ll3].



Yavuz dönemini de katarsak 400 yıllık böylesi karmaşanın olduğu bir bölgede bu güne arta kalan somut bilgi ve belgelerin yok olmadan gelmesi imkansızdır. Arta kalan belgeler ve söylenceler ışığında ancak bir yere varılabilmektedir.



Alevilerin tapu senetleri mezartaşları, lahitleri ve üzerlerindeki sensolleridir. Onar köyü mezarlığında inceleme yapan Dr. Kaygusuz, verileriyle ortaya çıkarmıştır [114]. Tabanbükü (Şeyh Hasan) köyü mezarlıklarında da Fırat Üniversitesi Tarih bölümü uzmanı Muhammet Beşir Aşan inceleme ve araştırmalarını bir bildiriyle sunmuştur [115]. Bu yazıya konumuz içinde sık sık başvuracağzmızdan alıntıları notlamayacız. Biziın tespitlerimizle "Aşan"ın saptamasını örtüştürmeye çalışacağız, ya da ayrıştırmaya.



Şeyh Hasan köyü mezarlığında yüzlerce lahit ve mezartaşı vardır. Bunların içinde tanınmış olanlara değineceğiz.



1) Şeyh Ahmet türbesi moloz taşlardan yapılmış kargir, içten tonozlu kubbeli bir yapıdır. Mezarlardan biri Şeyh Ahmet'e diğeri oğluna aittir. Aşan'ın belirtiği gibi Şeyh Hasan'a ait değildir. Şeyh Hasan'ın türbesi arapgir Onar köyündedir. Kendisinin de belirttiği Hicri 1301 (1885) tarihli Mamuratü’laziz Salnamesinde yazılı “Şeyh Hasan Rezzakî” isimli zatla, Şeyh Hasan köyünün kurucusu Şeyh Hasan ile bir ilgisi yoktur. Köyün kurucusu Şeyh Hasan, 1204 yılından bu yana Selçuklu ve Osmanlı belgelerinden bilinmektedir. Osmanlılarda ilk Salname 1847 yılında çıkarılmıştır ki Sayın Aşan'ın belirttiği tarihle gerçek Şeyh Hasan arasında 600 yıl bir zaman farkı vardır.



2) Aşan'ın köyde görüştüğü 1890 doğumlu olan o gün 95 yaşındaki Hacca Ana (Hatice Gültekin): "Ben bu köylüyüm. Burada doğdum ama aslımız Selçuk... Selçuk’tan; Nişabur'dan Horasan'dan gelmedir... Şeyh Ahmet Yesevi, Horasan'dan atmış olduğu köseği (odun), Fırat kenarında bugünkü köyü yerine düşmüş, burada güvermiş. O da, ecdadımızla birlikte burayı vatan tutmuş" demiştir. Köseğiyi atan Ahmet Yesevi, onu bulan ise Şeyh Ahmet'tir. Ad benzerliğinden birbirine karıştırılmaktadır.



Köyde, Aşan'ın ğörüştüğü bir başka kişi, İbrahim Gültekin'in "Gevher Hatun"dan bahsetmesine karşın: "Mezarın hüvviyetini bildiren herhangi bir kayıt şahidelerde bulunmamaktadır" demektedir ki, sanıyorum Alevi geleneğini yeterlice bilemediğindan bizzat saptadığı mezar taşının farkına varamamıştır



"Şevval ayının 27.günü".. "İntakali ila.. El-Merhum Ayan Hatun Bint-i Tac...", "Allahın rahmetine giden Tac Kızı Ayak Hatun" anlamında yazı bulunmaktadır. Bu mezarda yatanın bayan olduğu anlaşılmaktadır. Bu iki mezarın Ahmet Yesevi ile birlikte Horasan’dan geldikleri ve onun hizmetkarı olduğu söylenmektedir, diyen Aşan; şunu düşünmemektedir, bir hizmetçiye Taç kıyı ya da Hatun denir mi? Bu olsa olsa asil bir kadına ait mezardır.



Bu saptanan mezar I. Alaeddin Keykubat'ın kız kardei ve Şeyh Ahmet'in eşi Gevher Hatun denen (Güher Ana ya da Ayan Hatun) asilzade bir kadının lahitidir. Alevi literatüründe mürşidin, dedenin eşine: Ana Hatun, Ana Bacı, Taçlı Hatun, Taçlı Kız, Sultan Ana, Sultan Hatun gibi adlarla anılır. Mezartaşındaki de böylesi bir ünvandır.



3) Prof. Dr. Hakkı Dursun Yıldız; Anadolu'nun Türkleşmesi adlı makalesinde "VII. yüzyıldan itibaren Anadolu'ya Müslüman akınlarının olduğunu", özellikle El-Cezire diye anılan Yukarı Fırat Havzası'na stratejik önemindan dolayı "Tarsus-Maraş-Adana-Malatya hattına sınır birliklerinin yerleştirildiğini" görüyoruz. İkinci olarak "Malazgirt’ten sonra, zaferi takip eden bir kaç yıl içinde Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde, Türk devletleri kurulmuştur". Üçüncü olarak, "Anadolu'ya Türklerin büyük göç hareketi XIII. yüzyıl ortalarında Moğolların Türkistan'ı işgal ederek batıya doğru ilerlemeleri ile başlamıştır. Moğolların önünden kaçan kalabalık kitleler halinde akın akın Anadolu’ya iltica etmişlerdir" [116].



Emeviler ve Abbasiler dönemlerinde “Avasım Bölgesi” denilen bu bölgeye 7. Yüzyıldan 12. Yüzyıla değin İslam ve Türk unsurlar koloni halinde yerleşirler. Şeyh Hasanhanlı Aşireti oymakları da l3.yüzyılın ilk yıllarında bu coğrafyada hakimiyet kurar. M. B. Aşan'ın köy mezarlıklarında saptadığı bilgiler ile kaynaklar örtüşmektedir.



İsmail Gültekin Dede’nin babası Seyyid Ali Efendi’nin Hicri 1317 yılında “Kerbela Tekkesi”nden aldığı 27 cm. eninde 80 cm. uzunluğunda görkemli dizaynlı süslü ve altı bol imzalı belge; “Şeyh Ahmed’in ve soyunun Hz. Ali’nin oğlu Muhammed Hanifi’ye” dayandığını belirtmektedir ki, kanımızca bu belge “Tarikat Kütüğü”nden başka bir şey değildir.



İbrahim Karaduman Dede de bulunan belgelerde ise: birinde "Rumi 1170 tarihli de, El Seyyid Şeyh Ahmet vakai-tif Şehit Abbas bin Ali bin Ebu Talip" ve birçok isim vardır. İkincisinde, "Rumi 1090 yazılı olup, Teslim Abdal'ın torunu Derviş Muhammed'e" aittir. Yine kanımızca bu iki belgede "soy şeceresinden" çok bir sülüknamedir. Soy ve tarikat kütükleri birbirine karışmıştır. Bodik Belgelerinde ise; Şeyh Ahmet'in soyunun 4. İmam Zeynelabidin'in oğlu Zeyd'e dayandırılmaktadır. Yüzlerce belgenin olduğu ve yörelerde, hatta aynı köyde bile farklılaştığı görülen belgelerin ayıklanıp tek bir şecereye indirgenmesi imkansızdır. Bu karmaşıklığı gidermek ancak muhkem belgelerin varlığının saptanmasıyla olur. Bizim kesin kanaatimiz; Şeyh Ahmet'in bir Türk Oymak Beyi oluşudur.



4) Bazı kaynaklarda Şeyh Ahmet'in torunlarından Teslim Abdal'ın 1617-70 yılları arasında yaşadığı belirtilmekte ise de, M.Beşir Aşan'ın mezartaşından saptadığına göre ölüm tarihi 1719'dur.



Şahide üzerinde: "Vefatı 1135 Galender bini el seyyid Teslim Abdal" ibaresi vardır. Teslim Abdal'ın 1749 yılında ölen oğlu Hüseyin'in mezartaşında ise; "1165 Teslim bini el-Seyyidi Hüseyini" yazılıdır.



5) Teslim Abdal'ın oğlu Kul (gül) Mustafa'nın kızı Çiçek Ana'nın mezartaşı; kadın başı figürlü bir şahidedir. Bu mezartaşı örneklerini Anadolu, Mezopotamya, Mısır antik uygarlıklarında gördüğümüz gibi Orta-Asya Türk mezartaşlarında da görmekteyiz. Onar Köyü mezarlığında bulunan Şeyh Hasan'ın eşine ait düz kireştaşı Şahidenin bir yüzünde saçları taralı hir kadın figürü vardır.



Şahidenin üst tarafı oval, altı düz üç paralel çizgiden oluşan stilize kadın saçı ve kırık, eğri, düz çizgilerden gözler, ağız, burun belirtilerek bir yüz yapılmış. Mezartaşının ortasında ise graffitto edilmiş bir hayvan ve üstünde geometrik çizgilerden (altıgen biçiminde) oluşan yükü görülmektedir. Onar köyündeki bu mezartaşının benzeri Kırşehir'de de bulunmuştur.



Aynı stilize saç figürü daha küçük olarak bir başka taş üstüne işlenmiş, Kırşehir'de bulunmuş ve 1313 yılında dikilmiş Celal Hatun'a ait bir mezar taşındaki kabartma kadın yüzü ve peruğu andİran saçı; Walter Ruben tarafından, Çin, Budist ve Uygur kültürlerinin Doğu Türkistan'da birarada kaynaşmasından oluşan karmaşık kültür olarak değerlendirilmiştir [117].



1799 yılında ölen Çiçek (ana)'in mezartaşının arka yüzü kafatası görünümünde olup, uzunca örgülü şaç, taşın alt seviyelerine kadar inmektedir. Ön yüzü yuvarlak olup, baş kısmında göz ve burun silinmiş olmasına rağmen belli olmakta başın altına doğru da bir takı vardır. Baş ve boyunun alt kısmında taçtaki yazı "Mustafa Dede'nin kızı Çiçek Allah'ın rahmetine göçtü, sene 1214" şeklinde beş sıra halinde bulunmaktadır.



Seyyid Kul Mustafa oğlu Seyyid Ali'ye ait mezartaşında ise; 1818 yılında vefat ettiği yazılıdır. Mezar taşlarında Güneş Gülü ve mühr-ü Süleyman motifleri süslemeli var olup lahitler çatma taş şeklinde yapılmıştır. Ataf köyü ile çevre Türkmen köylerinde de aynı tip mezarlara tek tük de olsa rastlanmaktadır. Çok eski yerleşim birimi olan Şeyh Hasan köyünde Orta-Asya eski Türk gelenekleri ve ölü kültü anlayışı aynen yaşatılmıştır.



54. sayfada soy kütüğü şekli var. Bu şekil matbaada çizilecek.



XI. TESLİM ABDAL'IN ŞEYH AHMET DEDE NEFESİ



Şeyh Ahmet'in torunlarından olan Teslim Abdal'ın bugüne kadar yüzün üzerinde şiiri, saz şairleri ve ozanları ile dedeler vasıtasıyla söylenerek yaşatılmıştır. Edebiyat araştırmacılarından Saddettin Nüzhed Ergun, Atilla Özkırımlı, Cahit Öztelli birbirini tamamlayıcı bilgilerle Teslim Abdal'ın hayatı ve şiirleri hakkında açıklamalarda bulunmaktadırlar [118]. Teslim Abdal'ın IV. Murat (1623-1640) döneminde kesin olarak yaşadığı bilinmektedir.



Dinleyin bu nefesi babl-ül veridir;

İn ziyaret eyle Şıh Ahmed Dede'yi,

Kırkların içinde Server-i Velidir;

İn ziyaret eyle Şıh Ahmed Dede'yi..



Kardeşi Şıh Hasan adı söylensin,

Bahr-iyle ummanları boylansın,

Yüzün gören Beytullah'ı neylesin

İn ziyaret eyle Şıh Ahmed Dede'yi..



Daim batından görülür yüzün

Yusuf ile bile yorulur düşün

Oniki İmamlar'ın Serçeşme başın

İn ziyaret eyle Şıh Ahmed Dede'yi..



Şıh Ahmet adındır, Tavil-i Tubî mahlasın, [x]

Şah-ı Merdan Musa-i Kazım Abbas neslisin

Hace Ahmed-i Yesevî Rum halifesisin

İn ziyaret eyle Şıh Ahmed Dede'yi..



Teslim Abdal der, Şah'ım iyi buyurmuş,

önce-ahır İmamların soyu buyumuş

Kaddas Allah sırr-ı hakikat evlat buyumuş

İn ziyaret eyle Şıh Ahmed Dede'yi



XII. TEVHİD DUAZI VE ÖYKÜSÜ



Taclama Düvazimamı da denilen, "Bugün Pir bize geldi/Gülleri taze geldi/Önü sıra Kanber'i/Ali Murtaza geldi/..." tevhid duazı; Cemlerde 7 mısralık "la İlahe İllallah" ilahisiyle vecd ve huşu içinde ritimli ve rütelli bir şekilde, "toplu tapınma ayinini"nde 3 kez secde'ye varılmak süretiyle, zakirler duazı çalıp söylerlerken bacılar ve sofularda terennüm ederek iştirak ederler ve Ayn-i Cem böylelikle icra edilmiş olur. Sonunda dede bir gülbank okur... 25 kıta olan duaz söylenirken 25 kez de ilahi bölüm tekrarlanır.



Tevhid Duazı'nı Nimri ve Hızır Dede’lerden otantik söyleyiş tarzıyla dinleyerek, alıp düzenleyen Arif Sağ; yöresellikten çıkararak, Türkiye genelinde dinlenir hale getirmiştir.



1. Sadeddin Nüzhet Ergun: "Bu manzumenin., Kul Himmet'e mensup bir derviş tarafından yazılmış olması muhtemeldir" [119] demektedir ki bizde bu görüşe katılıyoruz. Bazı araştırmacılar da bu düvazimamın Kul Hüseyin'e ait olduğunu belirtmektedirler. Araştırma bölgemizde Cemlerde söylenen bu düvazın; Şeyh Hasan Ocağı mensubu bir ozan-dede'ye ait olduğu kanısındayız. Çünkü Şeyh Hasan köyü kurulduğundan bugüne ünlü dedeler ve ozanlar yetiştirmiştir ve Tevhid Duvazı’nı da bugüne dek orijinal haliyle geliştirmiştir.



"Kızıl Deli Tacımız/Şeyh Ahmed miracımız/Karaca Ahmed gözcümüz/Yalıncak duacımız" ve "Kul Himmet üstadımız/..." dizelerinde geçen Kızıl Deli (Seyyid Ali Sultan)'nin türbesi Malatya'nın Fethiyye Beldesi'nin Tenci mezrasında bulunmaktadır. Alevilikte mirac olayı; görülme, sorulma, aklama, tarık altından geçme ve Kırklar Cemi riüellerinin yapıldığı bir ibadet seramonisidir. Düvazda geçen Şeyh Ahmet de mürşitlik makamını temsil eden Hz. Muhammet yerine torunlarından olan Şeyh Ahmed Dede'yi ifade etmektedir. Bilindiği gibi gözcülük makamı da "Karaca Ahmet"indir. Bu şiiri yazanın ve Cemde söyleyenin de üstadı, Safevi soylu Kul Himmet'tir.



Bölgede yaptığımız araştırmalarda Yalıncık Abdal adında bir ozandan bahsedilmektedir ki, Hızın Dede ve Nimri Dede de bu ozanı doğrulamışlardır. Kuvvetle muhtemel bu düvaz "Yalıncak Abdal"a aitir. Kış yaz yalınayak gezen ve üstünde beyaz bir entari bulunan "Yalıncak"ın, sırtında bir beyaz torbası ve elinde de uzunca bir sopası vardır. Köy köy dolanıp dilenen (döşüren) Yalıncak, irticalen deyişler söylemekte saz da çalmaktadır. Tunceli bölgesinde Şeyh Hasanlı Dedelere zakirler yaptığı da söylenmektedir.



Bu tip giyiniş ve döşürme anlayışı 1960 yıllarına değin devam etmiş; bizim de şahid olduğumuz bu tipte oldukça çok derviş ve ozan var idi. Arapkirli Fehmi Gür, Ağınlı Davut Dayı, eski Malatyalı Hacı Ali, Dersimli Ferho gibi...



Bu gezginci mistikleri ve dervişleri Paulicienler’de ve Boğomiller’de de görmekteyiz ve bunlara "Torbesi" denmektedir [120]. İnceleme bölgemizde de bu gezgin dilencillere ve halk aşıklarına "torbacı" denmektedir.



İşte böylesi bir sofistik anlayıştaki bölgede "Yalıncak" mahlaslı bir ozanın çıkıp, "tevhid duvazı" nefesi söylemesi doğal bir sonuçtur.



Bölgede Duvaz şöyle başlayıp bitmektedir:



Pir bugün bize geldi,

Gülleri tazeledi

Önü sıra Kanber'le

Aliyel Mürtaza geldi



(...)



Kızıl Deli tacımuz

Şeyh Ahmet miracımız

Karaca Ahmet gözcümüz

Kul Himmet üstadımız



YALINCAK duacınız

Bunda yoktur yadımız

Şahımerdan aşkına

Hakk vere muradımız



Her kıtadan sonra tekrarlanan ilahi dizeleri de şöyledir:



Allah Allah !. .İllallah !..

Hakk Lailahe İllallah !..

Ali Mürşit, Güzel Şah ! ..

Eyvallah Şah, Eyvallah ! ..



Şah İsmail'in Anadolu'da Türkmen Oymakları kendi saflarına çekmek için; Pir Sultan Abdal'ı ve Kul Himmet'i görevlendirdiğini biliyoruz. Muhtemelen Kul Himmet'te talibi olan "Yalıncak Abdal"ı Dersim yöresinde propagandist olarak görevlendirmiş olabilir. Şeyh Hasan köyünde de böylesi bir "Tevhid Duazı" Cem Töreni'nde söyleyerek günümüze dek gelmiş olasıdır.



2. Tunceli'nin Halvoru köyünün yakınında bulunan Ermenilere ait Venk Kilisesi'nde İmam Hüseyin'in Mührü yüzüğü takılı kesik parmağının altın bir kutu içinde saklandığı tüm yörede anlatılmaktadır. Yaşlılardan yüzüğün öyküsünü dinledik. Rivayete göre; bugün harebe halinde olan Venk kilisesinin keşişlerinden biri, Şam'a alışverişe gider. Kerbela'da şehid edilen İmam Hüseyin'in başı mızraka takılı olarak şehirde Yezid'in askerlerince gezdirilmektedir. Halkın feryad-ı fiğanına dayanamayan Keşiş, aynı zamanda, Hz. Muhammed'in torununa yapılan zülümden hicap duyarak; Emevi Hükümdarı Yezid'e çıkarak İmam Hüseyin'in kesik başını altın karşılığı satın almak ister. Yezid de yüklü bir torba altın karşılığı İmam Hüseyin'in başını satar. Keşiş, İmam Hüseyin'in başını altın bir kutuya koyarak Tunceli'deki Venk Kilisesi’ne getirir ve saklar. Bu kutu güneş gibi parlayarak gece-gündüz bulunduğu odayı yıldır yıldır aydınlatır. Kutunun bulunduğu oda yöredeki Alevilerin de ziyaretgahı olur. Diğer bir rivayete göre ise keşiş sadece İmam Hüseyin'in mühürlü yüzüğünün bulunduğu kesik parmağını satın alarak bir altın kutuya koyarak getirir. 1915 yılına kadar bu kilisede saklanan kutudaki İmam Hüseyin'in parmağı; "Tehçir Olayı"ndan dolayı kilisenin Papaz ve Kesişleri, Seyyid Rıza'ya giderek bu kutuyu ve kıymetli eşyaları teslim ederler.



Keşişe sattığı İmam Hüseyin'in başı ya da kesik parmağından dolayı pişmanlık duyan Yezit; geri almak için,Venk Kilisesine askerlerini gönderir. Keşiş; İmam Hüseyin'in başı diye bir oğlunun başını keserek kutuya koyarak askerlere verir. Yezid'e götürülen başın, İmam Hüseyin'in başı olmadığı anlaşılınca, tekrar Venk`e gönderilir. Keşiş; tek tek yedi oğlunun başını her defasında keserek Yezit'e gönderir. Yine, İmanı Hüseyin'in başı olmadığını anlayan Yezit; son kez vermediği takdirde, Keşiş'in başının vurularak getirilmesini emreder. İmam Hüseyin'in başını vermeyen Keşiş yedi oğlu ile kendi başından da olur.



"Tevhid Duazı"nda bu olay şöyle geçmektedir:



"Dökerim göz yaşını

Bak Mevla'nın işini

Kurban eyledi Keşiş

Yedi oğlunun başını



Keşiş kurban eyledi

Kafirler kan eyledi

Gökten indi melekler

Yerde figan eyledi



Figan eyler Melekler

Kabul olsun dilekler

Yezid bir derd eyledi

O dert beni helakler”



3. Yakın tarihimizde bu olaya ilişkin bazı eşyalar bulunmuştur. Şeyh Hasan Ocağı rehber dedesi Seyyid Rıza'nın çadırında Kasım 1937 Harekatı sırasınca, şahsi eşyalarına el konarak Ankara'ya getirilir. Medrese eğitimli Seyyid Rıza; ana dili Türkçe'nin dışında Kürtçe, Farsça, Arapça, Zazaca ve Ermenice bilmektedir. Dersim olaylarına ilişkin bölgede yaptığımız araştırmalarda ve görüştüğümüz yaşlıların değerlendirmesi çok ilginçtir. Özetle şunları söylemişlerdir:



Atatürk, 1937 yılıncia Dersim bölgesini ziyarate gelerek, açılışlarda bulunacak ve halkın dertlerini dinleyecekti. Atatürk ile Alevi olan Dersim halkının gönül bağını kesmek için; yöredeki ve kamu yöneticilerinden bazı provakötörler bu olayları tezgahlamışlardır. Bu olayları Atatürk'e önceden haber veren Seyyid Rıza'nın mektupları da yerine ulaştırılmamıştır. Kurtuluş Savaşı'nda Dersim halkı Atatürk'ün yanında yer almıştır, İsyan çıkarmasına bir neden yoktur. Olay tamamen bazı çıkar çevrelerinin ve Kürtçü provakötörlerinin ortak planladıkları bir organizasyondur. Seyyid Rıza bile Atatürk yöreye gelmeden alelacele asılmıştır. Halbuki Seyyid Rıza kendisi gelerek teslim olmuştur ve bunun içinde güvence verilmiştir.



Arşiv belgeleri açıklandığında bu olayın gerçek nedeni ortaya çıkacaktır. Ama, bizim kanımız; Dersim Olayları bir Kürt İsyanı değildir. Aşiret çakişmeleri ve çatışmaları sonucu olaylar mecrasından çıkmıştır. Diğer yandan Alevilere verilmeyen haklar ve inancına baskılar bu duruma tuz-biber ekmiş ve ortamı da hazırlamıştır.



Bölgede araştırma yapan Nazmi Sevgen'in şu iftiraları da olayların vahametini göstermektedir:



"Otuz iki sene önce, Malatya'nın Hasan Çelebi ve Hasan Badrik köylerinde Kızılbaşların yatarken çırıl çıplak soyunup ailece bir büyük örtü altına girerek yattıklarını görmüştüm ‘1915’ te [121].



"Kızılbaş kadın, dilediği vesevdiği bir erkeği (oynaş) veya (gündüzlü) tutar. Bu, kadının, haftanın bir gününde (gece değil) gündüzlü tuttuğu erkekle beraber kalması, onunla (oynaşması) demektir... Kızılbaşlıkdaki bu adet, eski Türklerin (Altın ışık telakkişi) arasında bir münasabet ve kardeşlik vardır..." [122]



Nazmi Sevgen'in belirttiği bölge ve yörelerde yaptığım araştırmalarda 1915'li yıllar dahil öncesinde ve sonrasında böylesi olaylara ve anlayışa rastlamadık. Kişisel düşüncesi ve Emevi geleneğinin bir uzantısından başka bir şey değildir. Garabet şundadır, Nazmi Sevgen bunu yaparken Türklüğe büyük hizmet verdiği kanaatindedir. "Merd-i Kıpti şecaat arz ederken sirkatini söyler", atasözü, Nazmi Sevgen ve günümüzdeki bazı araştırmacılara da uygundur. N. Sevgen; Kızılbaşları Türklüğe ulamaya çalışırken hem Kızılbaşlara, hem de Türklük mevhumuna hakeret ettiğinin farkında değildir. Günümüzde "Alevilik İslam dışıdır, ayrı bir dindir" diyen Şii kökenli bir yazarla, elele verdiği öğrencisi Kürt ideoloğu "Alisiz Alevilik" diyen bir araştırmacı da "bulanık hava" yaratmaktadırlar. Bugün dahi Emevi anlayışı, Aleviler üzerinde tahakküm kurmaya çalışmaktadır.



Gerek bizim Türkiye genelinde yaptığımız araştırma ve incelemeler, gerekse; Doç. Dr. İbrahim Arslanoğlu'nun Dede ve taliplerle yaptığı görüşmelerde, Aleviliğin İslam’ın içinde olduğu ve Ali’siz Aleviliğin düşünülemezliğini ortaya koymaktadır [123].



Bugün olduğu gibi, 1937 yıllarında da bu tip provakasyonlar tezğahalayan bazı odaklar amaçlarına ulaşmak için her şeyi mübah saymışlardır.



Ankara'ya getirilen Seyyid Rıza'nın eşyalarının listesini o günkü gazeteler vermektedir. Kurun, Cumhuriyet, Ulus, Haber gibi gazetelerin 30 Haziran 1937 ve 8-11 İkinciteşrin 1937 tarihli nüshalarında şunlar yer almaktadır:



"Kur’an, Hadis, Ayet, Enam-î Şerif, Mahmudiye, Siyer; Nebi, Keşkül, Mavi boncuklar, İçinde hayat iksiri bulunan renkli Testi, Ekber-i Meşlahî, v.s., Ermenice kitaplar, beş yüz sayfalık Almanca lügat, çeşitli boy boy haç, renkli iztavrozlar. İsa'nın baş parmağının kemiği olan "Eizzei Nasra" bir kutu (bu kutu kapalı olup hiç açılmamıştır), Ermenice yazılı olan Taçlar (taçlar kime yaptırılmış ve neden yaptırmış malum değil), diş tedavisinde kullanılan kerpeten takımı vs..." [124]



Bölgede o zaman Seyyid Rıza ile birlikte olmuş yaşlılarla yaptığım görüşmelerde; bu eşyalardan başka, Şeyh Hasan Ocağı’na ait çok sayıda el yazma kitaplar, soy kütükleri (şeceler) ve belgeler, Harezmşahlarına ait belgeler, el yazma Kur’an ve İnciller, Alaeddin Keykubat dönemine ait aşiretlere ait vesikalar da alınarak Ankara'ya götüdüldüğünü belirtmektedirler...



Halvoru köyünden ve Seyyid Rıza'nın hizmetinde bulunmuş geçen yıl Hakk'a yürüyen 110 yaşındaki Hasan Karataş; eşyaların alındığını doğrulayarak, yalnız parmağın Hz. İsa'ya ait olmadığını; o parmağın İmam Hüseyin'in mühürlü yüzük olan parmağı olduğunu ve Yezid'den altın para karşılığı Venk kilisesi keşişlerinden birisi tarafından satın alınarak bizim köye getirdiğini, söylemiştir. 75 yaşındaki Süleyman ÖzTürk ve Ali Haydar Sert'te de yöredeki olayları ve söylenceleri doğrulayarak, Tevhid duazı ile ilişkişini de anlatmışlardır.



Tevhid Duazı’nın; İmam Hüseyin’in yüzüklü parmağı, keşiş ve oğulları, yazılış öyküsü, yazanın kimliği ve inanç motifleri bölgedeki Alevilerce böyle algılanmaktadır. İnanç ve iman ötasinde elimizde belgeler yoktur. Seyyid Rıza'dan alınan belgeler gün ışığına çıkarıldığında gerçekler de aydınlanacaktır. Şimdilik anlatılanalara inanmak zorundayız...



XIII. DERSİM'DE BAZI GELENEKLER VE İNANÇ MOTİFLERİ



Alevi edep erkanından, doğumdan ölüme kadar Dersim coğrafyasında yüzlerce inanç motifleri ve ritüelleri vardır. Biz sadece Orta-Asya ve Anadolu sentezi olan bazı kültlerin üzerinde duracağız.



1) Abdal Musa Kültü:



Her yıl harman sonu, Abdal Musa kurbanı kesilerek cem yapılır. Birlik ve dirliği temsil eden Abdal Musa tören ve şöleni; Alevi Örf Hukuku'nda çok önemli bir ritüeldir. Her birey ve musahip kardeşler birlik kurbanına maddi durumlarına göre katkıda bulunurlar. Cemaatte herkes bunu doğal karşılar. Kesilen kurbanlar ve yiyecekler toplu olarak yenir. Dargınlar ve küsülüler barıştırılır. Abdal Musa'dan sonra cemaatin bütünlüğü sağlanarak çıkılmış olur.



Osmanlı Devleti'nin kuruluşunda bulunan Abdal Musa'nın Alevi Töresi'nde de birliği sembolize etmesi, onun kişiliğinde kutsiyet kazanmıştır. Dersim bölgesinde Abdal Musa'nın askerleri koruyucu ve iyılık meleği ya da iyi cin ve peri biçiminde algılanmaktadır. Munzur Çem, bu konuda şunları söylemektedir:



"Çocukluğumda, evimizde, evliyalar için olduğu gibi, Avdel Musa ve askerleri için de bazen kutsanmış ekmek (niyaz) pişirilir ve komşuya dağıtılırdı. Anne ve babam, Avdel Musa ya da askerlerinin aç olduklarını, rüyalarında kendilerinden yiyecek istediklerini söylediklerini iyi hatırlıyorum. tabi bu sırf bizim aileye özgü bir durum değildi. Sonuçta, onları bu davranışa iten asıl neden korku olsa da, Avdel Musa ile aralarında uzlaşmaya dayalı bir bağın kurulabildiği de gözüküyor” [125]. Abdal Musa'nın kişiliğinde bütünleşen Alevi birlikteliği inanç biçimine dönüşerek ilkeleşmiştir.



2) Dersim Pantheonu mu ? El-ele el Hakk'a ilkesi mi?



Alevi tasavvufunda evrendeki herşey Tanrı'nın bir görünümüdür. Bu nedenle de herşey birbirine bağlıdır. Alevi Devriye Kuramı'na göre de herşey hareket halindedir. Hiç bir şey yok olmaz, Tanrı'yla bütünleşir. Bu nedenle; Pantheon olarak gözüken ve Panteizm olarak algılanan inanç sistemi, insanlığın bir mirası olan tüm kült ve kültürlerin Alevilikde birleşmesidir. Aynı tür motifler Müslümanlık’ta da vardır. Hıra Mağarası, Arafat Dağı, Zemzem suyu, şeytan taşlama, Hacer-ül Esvet taşı, taaf ritüeli, kurban kesme vb...



Ertuğrul Danık; “Dersim Alevi-Kürt ve Zaza mitolojisi ve pantheonu üzerine” [126] şöyle demektedir:



"Dersim Pantheonu'nun baş tanrısı "Hızır"dır. Ak sakallı, yaşlı ve atlı olarak tanımlanan Hızır, dara (zora) düşenlerin ve çaresizlerin en büyük yardımcısıdır... Zaman zaman Hızır ile karşılaştığını ya da düşünde gördüğünü söyleyenlerin anlatımına göre; Hızır için zaman ve mekan kavramı yoktur. Dilediği an dilediği yerde olabilir. Hep ak sakallı bir ihtiyardır ama, yüzyıllardır zora düşenlerin yardımına koşmaktadır. Buna rağmen, o hep güçlü, atak ve hızlıdır. Pantheonun diğer tanrılarını Kureyş (Seyyid Mahmud Hayrani), Bamasor (Baba Mansur), Düzgün Baba (Şah Haydar), Sultan Hıdır (Üryan Hıdır), Munzur Baba, Ağuçan, Şıh.Delili Berhecan, Sarı Saltuk (Sarı İsmail), Seyyid Koca Süleyman, Seyyid Gabani, Şıh Hüsamettin Aseli ve Derviş Cemal olarak sıralayabiliriz... Dersim Pentheonunda her ne kadar sadece tanrıları görüyorsak da, Tanrıça olarak Ana Fatma'yı bu genellemenin dışında tutmaktayız.." diyen Danık; sonuç olarak da "Tek Tanrı yerine çok tanrı inancını" ikame ederek bunu da tasavvufta ve tarikatlarda “Vahdet-i Vücud” anlayışına bağlamaktadır.



Ertuğrul Danık şu hususu algılayamamaktadır. Hakk-Muhammed-Ali yolu olan Alevilik-Bektaşilik-Kızılbaşlık tasavvufunda dört merhale vardır. Bunlar: Vahdet-i Şuhûd, Vahdet-i Kusûd, Vahdet-i Vücud ve Vahdet-i Mevcûd’tur. Bu merhaleler bireyin olgunlama aşamalarının evrelerini ve içsel ruhani dönüşümlerini göstermektedir. Ölmeden önce ölmek yanı Hakk ile hak olmaktır en son aşama...



Birey bu aşamaya el ve nasip aldığı Rehber-Pir-Mürşid eğitiminden ve öğretiminden geçerek gelir. Son aşamayla birlikte de “Kamil Toplum” tasavvur edilir, yani bu bir ütopyadır.



Tüm bunları yapacak olan örgüt ise “Dedelik Kurumu”dur. Dede Ocakları da “elele el Hakk ilkesi”yle birbirine yatay ve dikey bir şekilde örgün, özyönetimli, geçimli, özgün tarzda bağlantılıdır. Bu, Dede Ocakları’nın kurumlaşma biçiminin ana kaynağı; “Kur’an”, Hz. Muhammed ve Ali’nin ve de Oniki İmamların, Alevi müştehidlerinin uygulamalarıdır.



Danık ve bazı yazarların belirttiği gibi bu inanç; Panteizm (kamutanrıcılığı) ve Dede Ocakları da Pentheon değildir. Alevilik; inanç, kültür ve yaşama biçimiyle üç boyutlu bir öğretidir. Aleviliğin üç öğesini de birlikte telakki etmemiz gerekir. Aleviliğin “Hakk’tan halka inme” şeklinde formüle edilmiştir.



3. Hızır Kültü ve Pohut Tatlısı



Zor durumlarda ve felaketlerde yardımcılık vasfı dolayısıyla Hızır’ın Kızılbaş ve Bektaşî inançlarında da büyük bir yeri vardır... Hz. Ali ile Hızır özdeşleştirilmiştir... Erzincan havalisinde Kızılbaş Zazalar da sabah güneşinin ilk ışıklarının aksettiği taş ve kayaların, “Ya Hızır !” diye dualarla tazim olunduğu gözlenmiştir... Hz. Ali şehid edildiği zaman güneşe dönüşüp göklere yükselmiştir... Tunceli’de... Hızır ulûhiyet kavramıyla özdeşleştirilmiştir... Altay şaman toplulukları da şaman duası ile Hızır’dan yardım istedikleri görülmüştür [127]. Prof. Dr. Ocak’tan kısaca verdiğimiz bu alıntılar, Aleviler ve Türkler için Hızır’ın önemini belirtmektedir.



Aleviler de genel olarak üç gün oruç tutulur. Son günü Perşembe gününe gelmek kaydıyla Şubat ayının ikinci haftası tutulur. Bazı yörelerde ise şubat’ın ikinci haftası perşembe günü (cuma akşamı) sahura kalkılarak ertesi hafta perşembe (Cuma akşamı) iftar ile 7 gün tutularak, Hızır Cemi yapılır. Tüm yörelerde Miladi Takvime göre; 13-14-15 Şubat günleri tutulur ki bu durum geneli yansıtmaktadır. Diğerleri istisnai bir gelenektir.



Bal ve Koç uşağı aşiretlerinden 90 yaşı civarındaki Gazal, Sultan ve Rezal Ana'lardan Hızır orucunda sonuncu günü iftar yemeğinde yenen yemek cinslerini sorduk, onlar da şunları söylediler:



Zengin olanlar bir gün önceden kurban keserek özel yemekler hazırlarlar ve tüm komşuları çağırırlar. Eğer dede gelirse cem de yaparlar. Gene1 olarak son günü; Babuko, Bıcık, bulgur pilavı yapılır. İçecek olarak da Şıra ya da yazın yoğurttan yapılarak katılaştırılmış süzme yoğurdun yuvarlatılarak güneşte kurutulmuşundan ve "Kurut" denilen nesneden ayran yapılarak ikram edilir. Tatlı olarak da: Buğday saç'ta kavrularak soğutulduktan sonra "Distar" denilen taştan el değirmeninde un haline getirilir, sıcak suda hamur haline gelen ve "Kavut" denilen sade helva bir küçük tepsiye konarak ortası derinleştirilir, ortasına da şerbet ya da süzme bal konur, üzerine de eritilmiş sade tereyağı dökülerek kaşıkla yenir.



Onar köyünde ise normal yemeklerin dışında "poğmut" denilen el değirmeninde çekilmiş kuru dut unundan ve 12 çeşit yiyecek ilave edilerek hazırlanmış bir nevi helva türü, Hızır Orucu son iftar yemeğinde ikram edilir.



75 yaşındaki Mecbure Can'dan Türkiye ortalamasına uygun, Hızır Orucu'na mahsus "Pohut Tatlısı”nın içine konan malzemelerin ve yapılış usulünü öğrendik. En az oniki çeşit olmak kaydıyla bu malzemelerden denkleri konabilmektedir.



Malzemeler: Yarma Buğday (gendime), iri bulgur, mısır, nohut, mercimek, kuru fasulye, arpa, bakla ayrı ayrı tavada kavrularak taş el değirmeninde un haline gelinceye dek çekilir ve elekten elenir.

Çerezlerden: fındık, fıstık, ceviz, badem, acı badem belli oranlarda az kırılmış vaziyette un haline getirilmiş hububat hakca katılır.



Tatlı tür çerezlerden, kuru üzüm, incir, kuru dut, kayısı, elma ve armut kurusu vs. değirmende ezildikten sonra hazırlanmış ve ılık suda hamur haline getirilmiş harca katılır. Hepsi birden sade tereyağında hafif ateşte kavrulur. Bu kavurma esnasında içine azar azar yedirerek pekmez veya şeker şırası ilave edilerek, helva kıvamına gelmesi sağlanır. Daha sonra bir tepsiye konarak yayvanlaştırılır. Orucun son gününden bir gün önce hazırlanan "Pohut Tatlısı" tepsiyle Ambar veya kilere götürülerek tepsiyle buğday veya un çuvallarının ya da peteğinin üstüne konur. Eğer tepsinin üzerinde bir işaret var ise muhakkak “Hızır Uğramış” ve elini değdirmiş”tir ve “bereket ve bolluğa” kavuşulacaktır.



Hızır orucunun son günü genç kızlar ise su içmeden yatarlar ki, suyu rüyalarında nereden içtiklerini ve kısmetlerinin nerede olduğu, Hızır'’n yardımışla anlaşılsın...



4. Muharrem Orucu:



Türkiye genelinde inançlı tüm Alevilerin tuttuğu bir oruçtur. Yörelere göre farklılıklar arz etmektedir. Bazı yerlerde Muharrem ayının 1-l0 arası on gün oruç tutularak sonunda Aşûra pişirilerek dağıtılmaktadır. Bazı yörelerde iki gün de yas orucu ilave edilmekte, çok az yöyörede de üç gün daha ilave edilerek 15 güne kadar çıkarılmaktadır.



Hz.Muhammed'in Muharrem Orucu tutuğunu kaynaklardan bilmekteyiz [128]. Hz.Muhamed’den sonra bu geleneği Hz. Ali yanlıları devam ettirerek günümüze değin getirmişlerdir.



Kur’an’ın Fecr Suresi'nin 1'den 5'inci ayete kadar şöyle emredilmektedir:



"Fecre ahdolsun; ON geceye; çifte ve ket’e; Akıp-gittiği zaman geceye; Bunlardan, akıl sahibi olan içinbir yemin var, değil mi?”












Yorumlar: 0 Görünümler: 3210
Etiketler: tunceli, tarih, alevi, iman, alevi aşiretleri, alevi araştırmaları, çemişgezek, şeyh hasan aşireti, hasanlılar, nimrim
Giriş Şifre
gelişmiş... ( / user Başvurusu )

Mövzu

Sən Wiki vəya HTML etiketləri mətində isdifadə edə bilərsiniz.



Saytda kimlər var?
İsimsiz: 6, İsdifadəçi: 0 (?)
Suistimal | MyLivePage tərəfindən yerləşdirmə | | © Kolobok smiles, Aiwan