SayfalarWeb günlüğüForumDosya arşiviNe yeni?





Favorilere EkleGöndermek bana E-posta
Muallim
 

Forum sayfam. Konu oluşturabilir ve konulara dahil olabilirsiniz. Bu sayfadaki konular tartışmaya açık konulardır.Karşı fikirlerinizi yorum gönder butonundan ekleyebilirsiniz.Böylece daha iyi bir sonuca ulaşabiliriz.Hayır ve esenlik içinde kalın. Weşinu xeyri miyondı bımonê.

Tarihte O Yıl



Aşağıya İstediğiniz Yılı Yazın ve Tüm Ayları Listeleyin
999 < < 2009




Sitenize Ekleyin...

İlginç websiteleri
Ziyaretçi
Təqvim
<
Mayıs 2012
>
PztSÇPrşCCmtP
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031
Abonelik
e-Posta: 
En iyi yorumcu
tarihci Muallim
Yorumlar: 2
Diğer siteler
alper1 alper buyukhan
nalizade Nicat Alizade
mustafaabir mustafa abir
mery17 jjd jksdf
tr

OSMANLI VE CUMHURİYET KURULUSUNDA BEKTAŞİLER

Söhbət yaradSöhbət yarad | Liste yapmak

GöndərənDaxil

tarihci Mesaj gönder
Muallim
OSMANLI VE CUMHURİYET KURULUSUNDA BEKTAŞİLER
1449 gün önce 10.06.2008 15:05:12 Alıntı('1355197','1355197','6','554')">Spam rapor edin



Dr. Abdülkadir SEZGİN


Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi 5. SAYI - Bahar 1998
Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Haci Bektas Veli Arastirma Merkezi


1990'lı yılların başından itibaren sivil toplum örgütleri içinde etkin bir biçimde görülmeye başlayan ve daha çok "Alevi" adını kullanan dernek ve vakıflarla, medya, bazı ekonomi çevreleri ve tabi siyasetçiler birbirleriyle çelişkili bilgiler vererek Aleviler / Bektaşiler hakkında zihinleri karıştırdılar.
Üzülerek belirtmem lazım ki, genel olarak din ve özel olarak da dinimiz olan İslâm dini hakkında yeterli bilgi sahibi olmayan millet çoğunluğu verilen bu çelişkili beyanlar, yapılan açıklamalar, açık oturum ve her türden tartışmalı toplantılar sebebiyle bu anlatılanların hangisinin doğru olduğunu seçemez duruma gelmiştir.

Anadolu'da Selçuklu ve Osmanlı devleti ile birlikte bin yıla yaklaşan devlet geleneğimize ve bu kadarlık geçmişimize hiç bakmadan, sanki yepyeni bir problemle karşılaşmışız gibi davranmamızı izah güç sayılabilir. Ancak, Hacı Bektaş Veli'nin " ilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır" özdeyişini bilenler Alevilik / Bektaşilik konusunun nevzuhur bir mesele olmadığının farkındadırlar.

Konuya ilişkin bir tek tarih,din veya tasavvuf kitabı okumamış ve konuya daha çok ideolojik ve/veya siyasi bakan kişilerin bu konuda doğru bir tanımı ortaya koymasını beklemek doğru da olamaz. Ve öyle oldu, Bu sebeple bu kadar bilgi eksiğine duyunun tezler de doğrusu yanlışlıklarla dolu olmalıydı , bu da beklendiği gibi oldu. Zihinleri bulandırmaktan başka çare de yok, şu benim dediğimi doğru kabul edin de iş bitsin demeliydiler. Şimdi söylenenler budur.

Doğrusunu söylemek gerekirse hala doğruyu bulma umudumuz var. İlme henüz adım atılmadığı için şansımızı kaybetmiş sayılmayız.

İşte bu arayışlar içinde biz de, tarihi, dini, tasavvufi ve sosyolojik geçmişi ve temelleri olan Alevilikle / Bektaşilikle ilgili olarak bazı konulara temas etmek istedik.

Ne yazıktır ki, Aleviliği/Bektaşiliği bir etnik yapı (ırk) olarak görenler Alevi olmayanlar bu işle ilgilenmesin derken, Türk ve Müslüman olmayan batılı ve Hıristiyan olanlarla Yahudi ilim adamları için bir itirazda bulunmadıkları gibi, onları kaynak olarak da kullanmaktadırlar.

Şunu başlangıçta belirtmemiz lazımdır ki, Alevilik/Bektaşilik bir ırkçı hareket veya anlayış olmadığı gibi, ırkçılığı kabul de etmez. Pir Hacı Bektaş öğretisinde 72 milleti aynı gözle görmek vardır.

Bu anlayış bir bakıma Mevlana Celaleddin'in "Ne olursan ol gel" diye başlayan mesajında olduğu gibi, evrensel bir çağrıdır. Bu çağrı Yunus Emre'de "Yaratılmışı hoş gör Yaratandan ötürü" deyişi ile ideal anlatımını bulur.

Bu anlatımda bir "Yaratan" ve bir de "yaratılan" vardır. Yaratan Yüce Tanrı, yaratılan da biz kullarız. Yani, bu anlatımda bir tek olan Allah'a iman bulunmaktadır. Onun için de nasıl olsa, hepimizi yaratan Tanrı tektir ve hepimiz O'na inanmaktayız, şu halde ona olan sevgimiz, O'nun yarattıklarına da olmalıdır, fikrini açıklar. Bunu diyen Yunus'un "iyi bir mümin" olduğu ve bu imanını

"Canım kurban olsun senin yoluna

Adı güzel kendi güzel Muhammed"

diyerek Muhammed Mustafa'ya imanla tamamladığını bütün dünya bilmektedir.

Adına ister Alevilik, ister Bektaşilik denilsin, isterse bu iki kelime birlikte söylenmiş olsun anlatılmak istenilenler hep aynı şeydir. Bu bizim kendi milletimize has, bizim atalarımızın kurup geliştirdiği ve evrensel boyutlar kazandırıp bütün insanlığa hediye ettiği bir anlayış, bir hayat tarzı iken bunu, satrançta ileri sürülen at, piyon veya vezirin geri çekilmesi gibi geri çekmeye kalkmanın ne tutarlı tarafı vardır, ne de buna gücümüz yeter.

Doğrusu, şimdi birilerinin evrensel mesajı mahalli hale getirme gayretleri içerisinde olduğu ayan beyan fark edilmektedir.

Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi'yi yetiştiren Yusuf Hemedani ve Aslan Baba'dan Budapeşte'deki Gül Baba'ya kadar uzanan coğrafyamızda Bektaşilik pek çok milleti etkilemiş, pek çok milletin gönlünde taht kurmuştur. Bu sebeple, şimdi yapılmak istenilenler sadece Bektaşiliğe haksızlık değil, ayrıca yeni, dar ve bir takım kısır görüş ve düşüncelerle elde edilmek istenilen siyasi ve/ veya ideolojik menfaatler de kabul edilebilir değildir.

Dünyanın neresinde olursa olsun, güneşe bakanlar, güneşin kendileri için doğduğunu sanırlar. Halbuki güneş, sadece kendisine bakanlar için değil, her şey ve herkes için doğmaktadır.

Alevilik veya Bektaşiliği kendi anlayış, inanış ve ideolojisi için bir model olarak görenler, yahut bunu kendi maksadı için kullanabileceklerini zannedenler aldandıklarını çok geçmeden görürler. Bunlar da, Avrupa'nın ortaçağ karanlığında yaşamadığımızı, bilgi çağını idrak ettiğimizi fark edeceklerdir.

Küçülen dünyamızda evlerimize kadar giren bilgisayarların internet denilen dünyaya açık bilgi kapısı ile hemen herkesin tanış olduğunu kabul etmemiz lazımdır. Tek tek harfleri yazarak kaydetme yerine optik okuyucularla belgeler, arşivler ve kitaplar bu bilgi akışı içinde yer aldıkça, bulanık suda balık avlamak, yahut cahillikten istifade ile halkı kandıracaklarını sananlar meydanda kalmaya mahkum olacaklardır.

OSMANLININ KURULUŞUNDA BEKTAŞİLİK VE BEKTAŞİLER


Tarih-i Lütfi(1) bu konuda şunları kaydetmektedir:

"Saltanat-ı Seniyye-i Osmaniye'de en evvel tertip olunan Yeniçeri askeri olup, sultan Orhan zamanında tahrir ve tertibine şüru ve o esnada, o vakit eizze-i kiramından Es Seyyid Muhammed el Hacı Bektaş -Kuddise sırruhu- Hazretlerine ümeradan bazılarının irsaliyle tanzim olunacak asker için duaları talep olunmuş,aziz-i müşarün ileyh, varan memurları hüsnü kabulle telebbüs ettikleri, ridalarından züvara aba pareler ita eylediler."

Yani Osmanlı devletinde ilk kurulan teşkilatlardan biri Yeniçeri askeri teşkilatı olup,Sultan Orhan zamanında, ululardan Seyyid(2) Muhammed Hacı Bektaş Veli Hazretlerine devlet ileri gelenlerinden bazıları gönderilmek suretiyle, kurulmakta olan ordu için duaları talep edilmiştir. Hacı Bektaş veli Hazretleri de, gelenleri hoş bir tarzda kabul ederek, ziyaretçilere kendi giydiği elbisesinden aba parçaları (elbiseler) vermiştir.

Daha açık bir deyişle daha kuruluş aşamasında Yeniçeri Ocağı bir Bektaşi Ocağı olarak kurulmuştur. Bu konuda bütün dünya hem fikirdir.

Bu sebepledir ki, Hacı Bektaş Veli'nin sıfatları arasında "Gaziler Serdarı" ve "Alp Erenlerin Serçeşmesi" de bulunmaktadır.

Bektaşilik, Osmanlı'nın resmi ideolojisi olarak Yeniçeri Ocağının imha edildiği ve adına "vak'a-i hayriye" denilen 1826 yılına kadar da devam etmiştir.

En azından başlangıcından kapandığı tarih olan 1826 yılına kadar Bektaşilerin Osmanlı devlet düzeni içindeki uyumlu ve resmi ideoloji doğrultusundaki çalışmaları anlatan günümüzde kaleme alınmış bir tek çalışmaya şahit olmayışımız ayıp olarak bize yetmelidir. Özellikle de Alevilik / Bektaşilik çalışmaları için kurulduğu iddiasını taşıyan vakıf ve dernekler için bundan daha büyük ayıp olamaz.

Bir de bu konularda yapılmış yüksek lisans ve doktora tezleri vardır ki, bunlara bakarsanız Aleviler başlangıcından itibaren Osmanlı devlet idaresi ile ters düşmüşler ve bu sebeple de yüzlerce yıl zulüm görmüşlerdir. Bunlara göre Sünni (Ortodoks) İslâmı benimsemiş Osmanlı ile gayri Sünni (heterodoksi)yi benimsemiş Aleviler hep zıt kutupları oluşturmuşlardır. Bu çatışmalı ortam Cumhuriyete kadar gelmiştir.

Bu fikirleri Alevilik / Bektaşilik olarak kabul edenlerin bir taraftan tasavvuftan, Vahdet-i Vücut ve Vahdet-i Mevcut'tan bahsetmeleri, Bektaşiliğe ait bir takım ayin ve zikir usullerini çağdaş, hatta laik toplumsal kurumlar gibi göstermeleri ise, anlaşılabilir gibi görünmemektedir. (3)

HACI BEKTAŞ VELAYETNAMESİ'NDE OSMAN VE ORHAN BEY


Alevi / Bektaşilerce makbul sayılan ve Hazreti Pir'in menkıbe ve kerametlerinin anlatıldığı Velâyetname-i Hünkar Hacı Bektaş Veli El Horasani(4)de, Bektaşilerin Osmanlı Devletinin kuruluşunda birinci derece etkili olduklarını, hatta Ertuğrul Beyin ölümünden sonra Osman Beyin Kayı aşiretine Bey olmasını Hacı Bektaş Veli'nin sağladığını gösteren bir bölüm bulunmaktadır. Bu anlayış Bektaşilerin, en azından 1826 yılına kadar, bu devlet bizim kurduğumuz devlet diye sahip çıkmalarının tarihi, siyasi, dini ve psikolojik temelini oluşturmaktadır.

Müstakil bir bab (bölüm) halindeki menkıbe şöyle:

"Rivayet olunur ki, Kayı Beyi Ertuğrul Hakka yürüyüp, rahmet-i Rahman'a kavuştuktan sonra, aşiretin beyliğine Ertuğrul Beyin büyük oğlu Gündüz Bey geçmiş. Osman yağız mı yağız, deli mi deli, ele avuca sığmaz bir yiğit, bir delikanlıdır. Sergerdelerini toplayarak zaman zaman Bizans üzerine akınlar yapmaktadır. Devletin zayıflığını hisseden Selçuklu Sultanı da Bizans ile hudut güvenliği anlaşmaları yapmıştır. Bu anlaşmaya göre her iki taraf da birbirlerinin sınırlarının değişmezliğini kabul ile, iyi komşuluk ilişkileri içinde yaşayacaklardır. Osman bu anlaşmalara riayet etmez. Bizanslılar bunun üzerine Selçuklu Hükümdarına bir mektup yazıp göndererek, Osman Bey denilen bu delikanlının yaptıklarını anlatıp şikayet eder ve eğer bunu durdurmazsanız, size karşı daha önce yaptığımız anlaşmalardan vazgeçerek ve biz de sizin topraklarınıza saldıracağız, diyerek bu delikanlının cezalandırılmasını ister.

Elçilerin bunu Selçuklu Sarayına, Konya'ya getirmesinden sonra, Selçuklu Sultanı bir müfreze göndererek , bu söz dinlemez, ele avuca sığmaz Osman namındaki kimseyi Konya'ya getirip cezalandırmak ister.

Söğüt'e gelen müfreze Osman Beyin elini, kolunu bağlayıp Konya'ya getirir. Konya'da Osman Beyi gören kumandanlarla vezirler, bu yiğide hayran olurlar. Böyle bir yiğidin cezalandırılamayacağı kanaatına varırlar ve bu fikirlerini Sultana arz ederler.

Selçuklu Sultanı bunun üzerine:

Madem öyle dersiniz, o zaman bu Osmanı Sulucakarahöyük'e götürünüz, Hazreti Pir ne derse onu yapalım, diye ferman buyurur.

Eli kolu bağlı olarak huzuruna getirilen Osman'ı görür görmez Hazreti Pir heyecanlanır ve derhal çözülüp serbest bırakılmasını ister. Kendisine izzet ve ikramda bulunur. O'nu getiren askerlere dönüp:

Ben burada yıllardır Osman'ı beklerdim, deyip sakladığı bir sandıktan bir taç çıkartıp Osman'a giydirir ve :

Biz O'na hünkarlık verdik, Selçuklu Sultanına selam idünüz, o da Beylük versün! der.

Bunun üzerine Ağabey Gündüz, Kayı Boyu Beyliğinden alınıp, Beylik görevi Osman'a verilir. Osman, Hünkar Hacı Bektaş Veli buyruğu ile Kayı boyuna Bey olur.

Ayrıca Sultan Orhan'ın Yeniçeri teşkilatını kurduğunda, Hacıbektaş'a getirilen askerlerle ilgili menkıbeler zikredilir.

Yüzlerce yıl Bektaşi tekke ve dergahlarında okunan bu menkıbeler ve onların meydana getirdiği atmosfer; sosyo-psikolojik muhit nasıl inkar edilebilir?

1362-63 yılında çıkartılan bir kanunname ile esirlerden alınan ve adına "Pencik" denilen "Humus" vergisinin (5) Gaziler Serdarı Hacı Bektaş Veli'ye ödendiği, daha sonra, bu vergilerin Murat Hüdavendigar zamanında Seyit Ali Sultan, Kara Rüstem ve Çandarlı Kara Halil Paşa'nın da imza koyduğu bir anlaşma ile orduya bırakıldığı(6) anlaşılmaktadır. Ayrıca tekkenin sahip olduğu vakıf gelirleri yanında, başka gelirlerinin de mevcut olduğu bilinmektedir.(7) 1826 yılında tekkenin kapatılması üzerine bu gelirlerin kesildiği,, 1862 yılı başında yeniden açılmasına izin verildikten sonra, bu gelirlerin bir kısmının yeniden bağlandığı biliniyor. Hala kısmen devam eden ve adına "Hakkullah" denilen paranın Şamanlarda da örneği görülen din adamı tarafından toplanılan paralardan olmayıp, yasak döneminde, tarikat faaliyetlerini idame ettirebilmek için cemaat ileri gelenlerinin koyduğu özel bir tarikat vergisi niteliğinde olduğunu biliyoruz.

Kaldı ki,Fransız Hasluk'un da kabul ve itiraf ettiği gibi(8) Osmanlı fetihlerinden sonra, fethedilen yere gelen ilk sivil kurum Bektaşi Tekkesidir. Ayrıca, pek çok Bektaşi Şeyhi de Osmanlı'nın askeri harekatına dervişleri ile birlikte katılmışlardır. Budapeşte'de metfun bulunan Gül Baba bu dervişlerin en meşhuru olmalıdır. Sefer sırasında vefat eden ve bu sebeple şehit kabul edilen Gül Babanın cenaze namazına Kanuni Sultan Süleyman bizzat katılmış ve defin merasimi sonuna kadar da mezarlıkta cemaatle birlikte bulunmuştur. Bu husus Gül Babanın Türbesi'ndeki kitabede de kayıtlıdır.

1997 Yılında Hakk'a yürümüş olan Dede- Baba Doç. Dr. Bedri Noyan da:

"Bektaşilik uzun yıllar Osmanlı Devleti himayesinde Tanrı yolu olarak benimsenmiş ve korunmuştur"(9) derken, Osmanlı dönemine ilişkin son yıllarda yazılıp söylenenlerin hilafına bir hususa işaret etmiş olmaktadır.

Osmanlı Döneminin son ve Cumhuriyet döneminin ilk Bektaşi Çelebisi Cemalettin Efendi'nin de topladığı "Mücahidin Alayı" adlı bir gönüllü birliği ile Rus cephesinde savaşa iştirak ettiğini biliyoruz.(10)

Bektaşi Tekkelerinin 1862 tarihinde yeniden açılmasından sonra 18 Sefer 1322 (1904) tarihinde Çelebi Cemaleddin Efendi'ye Hacı Bektaş Veli Vakfı Mütevelliliği verildiğini de yine merhum Bedri Noyan Dede Baba'dan öğreniyoruz.(11)

Günümüz "Alevici yazarları"nın aksine Osmanlı döneminde Bektaşiler devletle bütünleşmiş durumda idiler.

Sultan Osman, Şeyh Edebalı'nın dervişi ve damadı olması sebebiyle Yesevi Tarikatı'na bağlı olduğu gibi, Sultan Orhan, Sarı Beyazıt, Yavuz Sultan Selim ve nihayet Sultan Abdulaziz de Bektaşi Tarikatına ikrar vermiş devlet başkanları idi.

Bugünkü problemlerin de kaynağını oluşturan 1826 - 1862 yılları arasında Bektaşiliğin kapalı ve Bektaşi'yim demek dahil, Bektaşiler lehine konuşmanın suç ve karalamanın serbest olduğu dönemdir. Bu konu bizim kitaplarımızda ve doktora çalışmamızda arşiv belgeleriyle ortaya konulmuştur.(12) Bu konuyu teferruatıyla ve "iyi ki yapıldı" uslübu ile anlatan "Üssü Zafer"(13) adlı eser Türk ilim hayatına tarafımızdan kazandırılmıştır. Unutmamak lâzımdır ki, imparatorluk Türkiye'sinin sosyal hayatını günümüze kadar, şiddetle tesir altına alan iki büyük Türk tarikatı Mevlevilik ve Bektaşiliktir. Evliya Çelebi'nin yaşadığı devirde İstanbul'daki tekke sayısı 557'dir ve bunların çoğunluğunu Bektaşi ve peşinden de Mevlevi tekkeleri oluştururdu.(14)

Geçmişi karalamanın, şimdiki zamanı ve geleceği de karalama olduğunu ne zaman kabul edeceğiz?

Üstelik geçmiş, yani tarih de bizim tarihimizdir; biz karalasak da aklasak da tarihçiler gerçeği bilmektedir ve bu gerçeğin kamu oyundan gizlenmesinin de kimseye yararı yoktur.

ATATÜRK HACIBEKTAŞ'TA


Atatürk ve arkadaşları 21 Kanunu Evvel 1335 (23 aralık 1919) Pazar günü Hacıbektaş ilçesine gelmiştir. Bu gelişinde Hacı Bektaş evlatlarından Çelebi Cemaleddin Efendi'nin konağında kaldığını, ayrıca Salih Niyazı Baba'yı ziyaret ederek birlikte yemek yediklerini ve her iki Bektaşi büyüğünün de Milli Mücadeleye destek sözü verdiklerini biliyoruz.(15) Söz vermenin dışında Salih Niyazı Baba'nın Atatürk'e 1800 altın verdiği (16) de bilinmektedir. Çelebilerin ise, verdikleri parayı saymaksızın Atatürk'e verdikleri rivayet olunduğu gibi, Çelebi Cemalettin Efendi'nin :"Anadolu'da bulunan Ceddim Hacı Bektaş Veli Hazretlerine samimi muhabbeti bulunan bilcümle muhibban ve Hanedan taraf-ı halisanelerine" başlıklı bir genelge neşrederek, Mustafa Kemal Paşa'ya muhalefet edeceklerin Hacı Bektaş'la kat'iyen münasebetlerinin olmayacağını ilan ettiği anlaşılmaktadır. Çelebi Cemaleddin Efendi daha sonra Kırşehir Mebusu olarak Meclise girmiş yan edilmiştir.(17) ve BMM Başkan Vekilliği görevinde de bulunmuştur. Alevilerin / Bektaşilerin Atatürk ve Cumhuriyete sahip çıkmalarının en önemli sebebi ve dayanağı olarak gösterilen Milli Mücadele günlerinde Atatürk'ün Hacıbektaş'ı ziyareti ve Çelebi Cemaleddin Efendinin Meclis Başkan Vekilliği yapmasıdır.

Hangi sebeple olursa olsun Alevilerin / Bektaşilerin Cumhuriyet'e sahip çıktıklarında kimsenin tereddüdü bulunmamaktadır. Tıpkı Osmanlının kuruluş ve yükselme dönemlerinde olduğu gibi, canla başla Cumhuriyet'in de kurulup gelişmesinde ciddi katkıları olan Aleviler/Bektaşiler, bu bakımdan kutlanmaya ve övülmeye değerdir. Bu da doğaldır. Çünkü bu devletlerin her ikisi de hem Türk devletidir, hem de kurucuları arasında Alevi/Bektaşi kültürüne mensup insanlar bulunmaktadır.

Birtakım yazarlar, Aleviliğin / Bektaşiliğin laiklik olduğu iddiasında bulunarak, bizim Osmanlı ile ilgili olarak belirttiğimiz hususlara itiraz etmekte ve Cumhuriyetle Osmanlı'nın bir birinin devamı değil muhalifi veya muarızı zannettiklerinden, Cumhuriyeti destekleyenlerin Osmanlıyı destekleyemeyecekleri iddiasında bulunmaktadırlar.

Bu iddialar tutarsızdır. Osmanlı Selçuklu ve Akkoyunlu mirasına sahip çıktığı gibi, Cumhuriyet'te Osmanlıdan pek çok şeyi devralmıştır. Aslında Nihal Atsız'ın dediği gibi, bu devletler, ayrı ayrı devletler değildir. Türk devletinde gerçekleşen "Hanedan" veya yönetim değişikliğidir(18). Yoksa devlet aynı devlettir. Nitekim 1 Kasım 1922 de Saltanatın ilan edildiği haberi İstanbul'a gelir gelmez, Sadrazam'ın kendisine görev vermiş olan Padişaha çıkarak, Ankara'da Saltanatın ilan edildiğinden bahisle, bir devlette iki "Sadrazam" (Başbakan) olamayacağını beyanla görevi 4 kasım 1922' de iade ettiğini herkes bilmektedir.(19) Bütün bunları yok sayarak veya bunları bilmeden, bir yere varmamız mümkün değildir. Ayrıca, birini sevmenin diğerine sövmeyi gerektirdiği gibi yanlış bir anlayışın bizi, karanlığa götüreceği ise açıktır. Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet ne kadar bizim devletimizse, Osmanlı da o kadar bizim devletimizdir. Kara Kuvvetlerimizin iki bin kaçıncı yılını niçin kutluyoruz? Şer'iye ve Evkaf Vekaleti'nin 3 Mart 1924 tarihinde kapatılmasından tam bir buçuk yıl sonra 2 Eylül 1925 tarihinde 677 sayılı kanunla tekkeler ve tarikatlar da kapatılmış ve faaliyetleri yasaklanmıştır. Tarikatların kapatılmasının iki temel sebebinden birisi, Şeyh Sait isyanı(20), diğeri de tarikatlardaki tefessüh ve savaş sonrasının sıkıntılarını istismar eden tarikatçıların tavrıdır. Yasağa rağmen ülkemizin her tarafını dolduran tarikatlardaki deformasyon sosyal hayatımızı ciddi şekilde etkilemeye devam etmektedir.

Alevilik / Bektaşilik konusunda yazıp çizen veya vakıf ve dernekler kuranların bu yasağı bildikleri için, bunları sivil toplum örgütü veya demokratik kitle kuruluşu biçiminde tesis ederek bu yasağı delme gayreti içine girmişlerdir. Asıl problem de buradadır ve konuya ilişkin çözümler arayanların, palyatif ve siyasi istismar amaçlı çalışmalar yerine, temel insan hakları ve hürriyetleri açısından yaklaşarak çözümler üretmesi gerekir. Çünkü, kendilerini örnek aldığımız ve kendileriyle birleşip entegre olmak istediğimiz Avrupa'da bugün bütün tarikatlar serbesttir. K endi kıyafetleri ile gezerler ve bazı büyük tarikatların, milyarları aşan varlıkları vardır.(21) ABD ve Japonya gibi ülkelerde de durum aynıdır.

GÜNÜMÜZDE BEKTAŞİLİK VE BEKTAŞİLER


a. Terminoloji Problemi :

Bektaşi Tarikatı da diğer tarikatlar gibi klasik bir tarikattır ve tamamen İslâmî bir kimliğe sahiptir. XII. Yüzyıldan XX. Yüzyılın başına kadar uygulamalar da bunun reddedilmez tanığıdır. Fakat, bu konulardan habersiz veya, mensup olduğu ideolojisi itibariyle kendisini Müslüman saymayan bir takım kimseler, bu gerçeği inkar ederek kendi ideolojilerine uygun yeni iddialar ileri sürmekte ve zihinleri bulandırmaktadır. İmparatorluk dönemimizde, yurdun her tarafında, her türlü belgede sadece Bektaşi kelimesinin kullanıldığı ve 1826 yılında Bektaşiliğin yasaklanması sonrasında kendilerini tanıtıcı bir kelime olarak Bektaşiler tarafından Alevi kelimesinin kullanılmaya başlandığı ve bu kelime etrafında günümüzde bir takım spekülasyonlar meydana getirildiği bilinmektedir. Bugün bütün İslam dünyasında kullanılan "Alevi" kelimesinin, hemen hemen her ülkede farklı anlamlara geldiği de bilinmektedir. Mesela, İran'da "ben Aleviyim" dendiğinde, Hz. Ali soyuna mensup olduğunuz anlaşılır ve Hz. Ali torunlarından kimin soyundan olduğunuz, sorulur.(22) Medine'de de durum aynıdır. Eğer Azerbaycan'da Alevi olduğunuzu söylerseniz, size hayretle bakarlar ve Hz. Ali'yi Allah kabul ettiğinizi zannederler. Çünkü, orada Alevi sözü "Ali Allahi" ler denilenleri ifade eder.(23)

Bektaşilik ise, hiç bir yanlış anlamaya meydan vermeyen açık ve net bir deyimdir.

Bu noktadan bakıldığında, mesela Nahçıvan'da önce şaşırırsınız, cadde ve meydan ismi olarak bile Bektaşi isimleri vardır. Sosyalist dönemde 15 yıl kadar Eğitim Bakanlığı yapmış bir zat sebebiyle (24) Bektaşi adı cadde ve meydanlara verilmiştir. Aile ismi olarak Bektaşi adı orda yaşamaktadır. Ancak Bektaşilik hakkında fazla bilgi yoktur.(25) Ülkemizde Aleviler denilince bundan Bektaşiler kastedilmektedir. Nitekim Alevi kelimesi, Bektaşi kelimesi yasaklandıktan sonra, onun yerine kullanılmaya başlanmıştır. Ancak özellikle de 1990 sonrasında Alevi kelimesinin, Bektaşi, Halveti, Kalenderi, Torlak, Nusayri, Ateist, Ateşperest, güneşe tapan gibi, bir biri ile yan yana dahi gelmeleri mümkün olmayan, dini, felsefi gurupların hepsine şamil olacak şekilde, karma bir deyim olarak kullanılmaya çalışıldığı görülmektedir. Alevi kelimesinin hatta solcu, sosyalist, azınlık ırkçısı anlamlarında bile kullanıldığına şahit olunmaktadır. Bu sebeple de kimin hangi Alevilikten veya nasıl bir inançtan bahsettiği anlaşılamamaktadır. Aleviler için Fuat Köprülü ile kullanılmaya başlayan ve günümüzde de daha çok Fransız tarih ekolüne mensup olanlarca ifade edilen heteredoks deyiminden Sünni olmayan anlamı mı, yoksa sapık, yoldan çıkmış anlamı mı kast edildiği izaha muhtaç görünmektedir. Alevilerle/Bektaşilerle ilgili olarak kullanılan (şeriat, tarikat, marifet, hakikat, zikir, niyaz, ayin,..gibi) tasavvuf terimleri yazarlara göre, tarihi ve klasik anlamları dışında ve bazen da zıt anlamlarda kullanılmaktadır.

b. Siyasallaşma Problemi :

Günümüzde hemen her şey gibi, bir din problemi olan Alevilik/Bektaşilik konusu, kendi alanı içinde değerlendirilmesi gerekirken, siyasallaşmış ve tamamen siyasi bir muhtevada ele alınmaktadır. Hatta o kadar ki, din kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığı, belki de konunun aşırı derecede siyasallaşmış olması sebebiyle Alevilik/Bektaşilik konusunu din problemi olarak algılamak bile istememektedir.

Laik devlet yapımız içinde, dinin siyasete alet edilmesi yasaklanmış olduğu halde ve dini şöyle veya böyle siyasete alet eden partilerin kapatıldığı veya kapatılması için davalar açıldığı günümüzde ortalıkta, Aleviler parti kuruyor, Aleviler şu partiyi destekliyor, Aleviler şu partiye destek vermezler, Aleviler şunu istiyor, bunu istemiyor gibi pek çok söylentiler dolaştığı ve mevcut partilerden en sağdakinden en soldakine kadar bütün siyasi partilerin Alevilik üzerine siyaset geliştirmekte oldukları halde görevi bu işleri takip olan "ilgili ve yetkili"ler harekete geçmemektedir. Nerede ise, hemen herkes Aleviliği / Bektaşiliği bir siyasi konu zannetmektedir. Rufaî, Kadirî veya Nakşî tarikatından bahsedildiğinde "dinci, şeriatçı" imajı oluşurken Alevilik/Bektaşilikten bahsedilince "çağdaşlık" kastedildiği gibi bir durum ortaya çıkmaktadır . Halbuki tarikat olma bakımından Alevliğin/Bektaşiliğin diğer tarikatlarla bundan hiç farkı olmadığı bilinmektedir. Tarikatlığın yasaklığı sebebiyle - yukarda da temas edildiği gibi- eskiden olmayan yeni bir takım müesseseler de icat edilmektedir. Bu yeni icat şeylerin başında "Cem Evi"nin geldiğinde kuşku yoktur. Devrim kanunları kabul edilen kanunlardan birisi ile kapatılmış tarikatlara, sırf siyaset ve rey endişesi ile bütçeden para verilmesi ise, sadece bize ait garipliklerden olmalıdır. Öyle zannediliyor ki, bir kaç vakıf veya derneğe para verilince Aleviler/Bektaşiler iktidar partisine rey verecekler... Yahut bu paraların Alevi/Bektaşi fakirlerine ulaşacağını zannedenler de var. Bu paranın siyaset yapan bir kaç vakıf veya dernek yöneticisine kaldığını bilenler de bilmezlikten geliyor. Devletin temelini oluşturan laikliğin, devletin din, mezhep ve tarikatlar karşısında adil ve eşit bir tutum takınması gerektiği ve dinle doğrudan bağlantılı olan bu unsurların siyaset dışında tutulması lazım geldiği henüz anlaşılamamış, gözükmektedir.

Alevi - Sünni, her ne olursa olsun, dinle ilgili her şeyin siyaset dışı kalması gerektiğinin altını özellikle çizmek istiyoruz. Laikliğe herkesin rıza göstermesi gerekir. Bizim partiye rey verenleri istisna edelim mantığı, patalojik bir mantık olmalıdır. Alevilik/Bektaşilik konusu laiklik şemsiyesi altına alınarak siyaset dışına çıkartılmadan herhangi bir çözüme kavuşturulamaz. Alevilik/Bektaşilik siyaset ve ticaret metaı olmaktan kurtarılmalıdır.



c. Zaman ve mekan Problemi :

Alevilik / Bektaşilikten bahsedenlerin büyük bölümü tarihe ait zaman dilimleri ile günümüzü bir birine karıştırmakta; bunlardan bir kısmı da Türklerin Aleviliği İran'dan aldığımızı zannetmektedirler. Ayrıca, konu Türkiye ve İran olunca da iki ülke arasındaki hududun Safevi ve Osmanlı devletleri zamanında da aynı olduğu zannedilerek mekan karıştırılmaktadır .

Özellikle de Alevi / Bektaşilere yapılmış olan zulüm ve baskı dönemi olan 1826 -1862 yılları yerine bütün Osmanlı tarihi böyle zannedilirken, Hacı Bektaş Veli, Şeyh Edebalı, Geyikli baba ve benzeri Horasan erenlerinin hizmetlerinden ve Yeniçerilerin Bektaşiliğinden hiç bahsedilmektedir.Osmanlı tarihi boyunca Aleviler / Bektaşiler zulüm görmüşlerse, kendileri Bektaşi olan ve istemedikleri Padişahları "al aşağı" ediveren Yeniçeri askerleri bu zulme niye dur dememişler diye bir soru bile akla gelmemektedir. Çorum ili Osmancık ilçesinden olan Baltacı Mehmet Paşa gibi yüzlerce Osmanlı Paşasının Alevi/Bektaşi olduğunu bu gün biliyoruz. Bu adamlar, kendi zamanlarında Bektaşiliklerini sakladılar mı sanıyoruz? Bugünkü değerlendirme hatta topyekun meseleyi kavramadaki en önemli handikabımız zaman ve mekan konusunda zihnimizin netliğe kavuşmaması gözükmektedir. Osmanlı Tarihi konularında doktora veya benzeri uzmanlık çalışması yapmış olanlar içinde -ne hikmetse- Yavuz Sultan Selim dönemi çalışmış adamımız yoktur. Fakat, Osmanlı paleografyası okuyamayan ve eski deyimi ile "Elif'i görünce mertek zanneden" nice yazar, Yavuz dönemi ile ilgili hükümler vermektedir. Özellikle de Safevi Şeyhleri'nin merkezi olan Erdebil, Erdebil Tekkesi ve Safevi ideolojisinin ideologları Şeyh Safiyüddin, Şeyh Sadrettin,Şeyh İbrahim, Şeyh Cüneyd, Şeyh Haydar ve nihayet Şah İsmail silsilesi ve yaklaşık 250 yıllık bir zamanı ve bunların Trabzon'dan Konya'ya kadar uzanan serüvenlerini hatta neler yaptıklarını(26) ve bunların etrafında yer alan Türk oymak ve boylarını bilmeden söylenen şeylerin yanlış olabileceği aklımıza bile gelmemektedir.(27) Zaman ve mekanla birlikte bu konularda bilgi eksiği bulunanlar, tarihi, tarihi olayları, bu olayların geçtiği mekanları bir birine karıştırmakta ve sonuçta içinden çıkılmaz karışıklıklara şahid olunmaktadır. Televizyonlarda bazı Profesörlerce Sünniliği 1517 'de Mısır'ın fethinden sonra, Yavuz'un Mısır'dan, Sünni din adamlarından alarak ülkemize getirdiği iddiası söz konusu, gülünç durumlara bir misal olarak zikredilebilir. Bu iddiaya göre, devlet ve millet olarak Sünni olmayan Osmanlı bu tarihten sonra Sünniliği seçmiştir. Halkı zorla Sünnileştirmişiz.! Madem öyle ise, Sünni olmayan İran'la niçin savaş yapılmıştır?

d. Yeni Bir Din Yahut Ateizm Problemi :

Dün komünizm varken bütün hür dünya, komünizme karşı müşterek tedbirler alma ve insanlığı bu fesadın tehlikesinden korumaya çalışıyordu. Sovyetlerin çöküşü ile birlikte komünizm de ortadan kayboldu gitti ve bu tehlike de ortadan kalktı. Şimdi, aynı hür dünya bu sefer eski Sovyetlerden yayılan din tanımazlık olarak tanımlanabilecek olan "ateizm" fesadına karşı iş birliği yapmaktadır. Bizim de yakından takip ettiğimiz bu faaliyetlere Vatikan dahil Hıristiyanlar, Yahudiler ve Müslümanlar ikili veya üçlü çalışmalar yaparak katılmaktadırlar. Gerçekten de ateizm insanlık için aşağılayıcı, disiplin tanımaz ve kamu düzeni açısından da ciddi problemler içeren bir inkar sistemidir. Dinlerin iman sisteminin zıddına, inanılması gereken her şeyi inkarı esas alır. Bizde Abdullah Cevdet ve arkadaşları tarafından gündeme getirilmiş ve 1938 de Atatürk'ün ölümünden sonra bir süre eğitimimizi de etkilemiş olan bu ateizm denilen akım, Eski Yunanca Felsefesine dayanıyor ve kelime anlamı "Allahsızlık ve inkar " anlamlarına geliyor.(28) Sovyetler Birliği devrinde her dereceli okulda ve her bilim dalında ateizm bir ilim gibi okutulurdu ve baraj dersti. Bu dersi geçemeyen sınıfta kalırdı. İşte burada okutulan ders kitaplarına göre de ateizm: "ateizmin (inkar etmek) tetkik ettiği mühim problemler, gerçekliğin insan şuurunda tahrif edilmiş in'ikası olan dinin sosyal tabiatı, onun meydana gelmesi, inkişafı ve aradan kaldırılmasıdır. İlmi ateist nazariye yalnız dinin, onun sosyal tabiatının ve içtimai rolünün ilmi tahlili esasında mümkündür. İlmi ateizm dini itikatların meydana gelmesinin ve mevcutluğunun sebeplerini aydınlaştırarak, onun aradan kaldırılması yollarını ve usullerini muayyenleştirerek, dini tasavvurların ve anlayışların bütün kompleksinin: Allah'a imanı,ruhun ölmezliğini, kıyamet gününü, alın yazısını (kadere iman), ahiret mükafatını v.s.ni tehlilden geçirir. İlmi ateizm materyalist mevkiden dinin aslının, esasının olmadığının felsefi, tabii-ilmi, tarihi ve psikolojik isbatını yapar. "(29) Marksist- Leninci felsefeye dayanan ateizm, komünizmin özünü ve inanç kısmını oluştururdu. Osmanlı gibi bir devleti kurmuş ve bütün dünyaya medeniyet ve insanlık öğretmiş bir toplumu bu şekilde insan haysiyetine ters bir anlayışa çekme çabalarını hoş görmek, en azından insanlık onuruna, milli medeniyet, kültür ve tarihimize saygısızlıktır.

Yayınlanma: 2008-01-14
http://www.hbektas.gazi.edu.tr/portal/html/



Yorumlar: 0 Görünümler: 328
Etiketler: cumhuriyet, osmanlı, bektaşiler, bektaşilik, hacı bektaş-ı veli, kuruluş
Giriş Şifre
gelişmiş... ( / user Başvurusu )

Mövzu

Sən Wiki vəya HTML etiketləri mətində isdifadə edə bilərsiniz.



Saytda kimlər var?
İsimsiz: 6, İsdifadəçi: 0 (?)
Suistimal | MyLivePage tərəfindən yerləşdirmə | | © Kolobok smiles, Aiwan