SayfalarWeb günlüğüForumDosya arşiviNe yeni?





Favorilere EkleGöndermek bana E-posta
Muallim
 

Forum sayfam. Konu oluşturabilir ve konulara dahil olabilirsiniz. Bu sayfadaki konular tartışmaya açık konulardır.Karşı fikirlerinizi yorum gönder butonundan ekleyebilirsiniz.Böylece daha iyi bir sonuca ulaşabiliriz.Hayır ve esenlik içinde kalın. Weşinu xeyri miyondı bımonê.

Tarihte O Yıl



Aşağıya İstediğiniz Yılı Yazın ve Tüm Ayları Listeleyin
999 < < 2009




Sitenize Ekleyin...

İlginç websiteleri
Ziyaretçi
Təqvim
<
Mayıs 2012
>
PztSÇPrşCCmtP
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031
Abonelik
e-Posta: 
En iyi yorumcu
tarihci Muallim
Yorumlar: 2
Diğer siteler
alper1 alper buyukhan
nalizade Nicat Alizade
mustafaabir mustafa abir
mery17 jjd jksdf
tr

Ermeniler ,katliam ve ittihat terakki ilişkileri

Söhbət yaradSöhbət yarad | Liste yapmak

GöndərənDaxil

tarihci Mesaj gönder
Muallim
Ermeniler ,katliam ve ittihat terakki ilişkileri
1510 gün önce 10.04.2008 16:08:52 Alıntı('1355197','1355197','6','447')">Spam rapor edin

Sibel Özbudun - Temel Demirer



"An gelir, susmak ihanet olur!" (1)

Nâzım Hikmet'in dediği üzere, bir Türk olarak, alnımıza sürülmüş
o kara leke yerli yerinde dururken; buna bir de sana sıkılan 1.5 milyon birinci kurşun eklendi...

Kolay mı? Hâlâ ama hâlâ, "Önce zo, sonra da lo diyenler" haykırışıyla halkların kardeşliğine kast edenler, "KÜÇÜK'lü, YEŞİL'li, TOPAL'lı, KUŞCUBAŞI'lı" o malum ve meş'um kanlı tarih; ne yazıktır ki, hâlâ ama hâlâ sıcak gündem maddemiz...

Bu zincire en sonunda sen de eklendin Ahbarik Hrant...

Arkandan göz yaşı dökenler, sana yönelik saldırıyı tel'in edenler ya da öğretilmiş çaresizliğin klişelerine sarılarak zevahiri kurtarmaya kalkışanlar; evet, evet onlar Ahbarik Hrant, önemli bir şey; yani herkesin bildiği ama bilmezden geldiği o malum "sır" konusunda yine suskunlar...

Anlatmıştın; haykırmıştın; en son dillendirdiğinde 23 Aralık 2006 idi; Özgür Düşün Kolektifi'nin İstanbul Darphane'de düzenlediği "Aydınlık Sorgular Sempozyumu"nda haykırmıştın: "Türk kardeşlerim biliyorum kolay değil, zorunuza gidecek belki ama söylemeliyim: Dedeleriniz, halkımı katletti, yok etti... Bunun nedenleri ve gerekçeleri ne olursa olsun, bu neden ve gerekçe tartışmalarından bağımsız olarak ve sonuçları itibariyle yaşanan bir soykırımdır... Biz Ermeniler, Türklerin soykırımına uğradık... Bu gerçeği görmezden gelemem, inkâr edemem... Sizin için ne anlam ifade eder bilemem ama, Ağrı/ Ararat Dağı bizim için bir yükseklik değil, bir derinliktir..."

Evet Ahbarik Hrant, Ermeni Soykırımı konusunda tam da böyle düşündüğün, bunları dediğin ve bu doğrultuda taviz vermeden aydın onurunla, dik duruşunla karşılarına dikildiğin; yani kurşunlanmadan hemen önce kaleme aldığın son yazında "Bir Ermeni olduğum için haddim bildirilmeliydi," vurgusuyla ifade ettiğin için kurşunladılar seni...

Bu gerçeği ifade etmeyenler, etmekle de kalmayıp, yüksek sesle haykırarak, 301 kere 301 suçu işlemeyenler senin yasını tutmaya kalkışmasınlar...

Bilmeyen var mı? Hâlâ varsa ne yazık!
"Ermenistan'la Tanışmak" başlıklı yazısında Hrant, "Türk'ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermeni'nin Ermenistan'la kuracağı asil damarında mevcuttur," dediği için 301'leriyle "cezalandırılmış"tı... .

Ahbarik Hrant'ın başkaldırdığı Ermeni şovenizmi ve Türk ırkçlığı idi...

Resmi çerçevesini 301'lerde, "gayrı-resmi"sini ise Susurluklar/ Şemdinliler'de bulan bu ırkçılığın, tarihsel kökleri konusunda; "1915 soykırım değil boğazlaşma"!(2) "Soykırım kararları kabul edilmeli diyen ya ajan ya da Ermeni'dir"(3)! "Türkiye'nin soykırımı kabul etmesi beklenemez çünkü ortada soykırım yok"(4)! diyenlerin karşısına çıkılmadan Ahbarik Hrant'ın anısı/ mücadelesi savunulamayacağı gibi, O'nun neden kurşunlandığı da kavranamaz...

Bırakın AB standartlı liberaller hâlâ, "Soykırım, bir insan grubunun, etnik veya dini aidiyeti nedeniyle bilinçli, sistemli ve evrensel biçimde yok etmeye yönelik bir girişimse, elinizdeki bilgi kırıntılarıyla, 1915 ve sonrasında Ermeniler'e soykırım politikası uygulandığını söylemek zor,"(5) desinler...

Yeri geldi değinmeden geçmeyelim!

"1915'DE NE(LER) OLDU?" SORUSU
"Bir adı olmamış kılmak!"(6)
Mustafa Kemal'in, 1915'de yaşananları "fazahat" (utanç verici iş) olarak tanımlarken,(7) "Ermenilere yönelik yeni bir Türk şiddeti olmayacağının garantisini veririz," dediği hâlâ kulaklarımızda çınlamaktadır...

Sahi Mustafa Kemal'e bunları dedirten 1915'de neler olmuştur?

Bu konuda kimi soruları hızla sıralayalım:
Tehcir kanunu nedir, içeriğinde neler vardır?
Bu kanunu çıkaranlar kimler?
Kimilerinin dediği gibi bu mesele Türkiye Cumhuriyeti'nin meselesi değilse, tehcir kanunu çıkaran kurum Osmanlı Meclis-i Mebusanı, Misak-ı Milli'yi de kabul eden kurum değil mi?
Tehcir sırasında ne olmuştur, tehcir hangi koşullarda gerçekleştirilmiştir?
Tehcir kanununda belirtilen iller dışındaki illerden de tehcir olmuş mudur, mesela Eskişehir'den?
Eskişehir'den eğer tehcir olduysa, Eskişehir hangi savaş tehlikesi altındadır 1915'te ve Ruslar oradaki Ermenileri kışkırtmak için ne gibi faaliyetler gerçekleştirmişlerdir?
1919'da İttihat ve Terakki'nin bazı yöneticileri için tehcir sırasında işlenen suçlara ilişkin davalar açılmış mıdır?
Açılmışsa nasıl sonuçlanmıştır? Sonuçlanmamışsa niye?
Soruşturma açılmış ama dava açılmamış İttihatçılar nereye gitmişlerdir?
1915'ten önce Anadolu'daki Ermeni nüfus nedir (Osmanlı Devleti vatandaşı olan Ermeniler)?
Bu nüfusun dağılımı nedir, kaçı çocuk, kaçı kadındır, hangi illerde yaşamaktadırlar, hangi mezheptendirler?
Tehcire tabi tutulan nüfusun malvarlığı nedir?
Bu nüfusun sahibi olduğu taşınmazlara ne olmuştur?
Tehcir kararında tehcir edilen kişilerin maddi zararlarının tazmin edileceği yazıyor mudur?
Tehcir, yani "göçe zorlamaya" Bosna ve Kosova'dan sonra ne ad veriyoruz?
Bir devlet sınırları içinde yaşayan bir etnik grubu istediği yere nakledebilir mi?
Bu döneme ilişkin Osmanlı arşivleri her milletten araştırmacının kullanımına açık mıdır?(8)
Anadolu'da bulunan Alman ve Amerikalı diplomatların tanıklıkları sahte midir?
9 Aralık 1948'de kabul edilen ve 12 Ocak 1951'de yürürlüğe giren 'Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılmasına Dair Sözleşme'nin 2. maddesi ne der?
"Soykırım, bir milli, etnik, ırki veya dini grubu, grup olarak, kısmen veya tümüyle, yok etmek kastıyla, kimi fiilerin işlenmesidir", der mi? Kısmen veya tümüyle... Bu fiiller arasında grubun mensuplarını katletmek, onlara ciddi bedensel veya psikolojik zarar vermek, grubun bedeni varlığının kısmen veya tamamen yok olmasına yol açacak hayat şartlarına kasten tabi tutmak, grup içindeki doğumları önlemek kastıyla önlemler yaratmak, grubun çocuklarını bir başka gruba zorla nakletmek?(9)

Yanıtını arayan ama hâlâ yanıtlanmayan soru(n)lar tamı tamına budur... Ancak, suskunluk egemen olsa da veriler boylu boyunca ortadadır... Nasıl mı?

__________________________
(1) Martin Luther King.
(2) Türkkaya Ataöv, "Ermeni Sorunu (4): 1915 Soykırım Değil Boğazlaşma", Radikal, 15 Şubat 2006, s.8.
(3) Bilgi Üniversitesi'nce İstanbul'da düzenlenen Ermeni soykırımı iddialarıyla ilgili konferansa yanıt veren Gazi Üniversitesi'nin rektörü Prof. Dr. Kadri Yamaç, "Soykırımda İki İhtimal Var", Radikal, 22 Kasım 2005, s.9.
(4) Emekli Büyükelçi, eski Dışişleri Bakanı İlter Türkmen, "Kabul Edilemez Çünkü Yok", Hürriyet, 5 Nisan 2005, s.16.
(5) Ahmet İnsel, "Madalyonun İki Yüzü Var", Radikal İki, 28 Ocak 2001, s.4.
(6)Elias Canetti.
(7) Taner Akçam, "Türk ve Ermeni", Radikal İki, 12 Kasım 2006, s.4. (8) Açıksa niye, mesela, Halil İnalcık, "Tarihimizden korkmuyorsak; arşivleri açalım" der? Sabah, 5 Şubat 2001.
(9) Levent Yılmaz, "Tarihi Tarihçilere Bırakmak", Radikal, 1 Mart 2004, s.9.


TEHCİR VE SONRASI
"Dünyanın en zor şeylerinden biri,
herkesin düşünmeden söylediğini,
düşünerek söylemektir." (10)

"Adil ve kuvvetine güvenilir bir hükümetin yapacağı şey, hükümet aleyhine isyanları tahakkuk edenleri cezalandırmaktı; fakat İttihatçılar Ermenileri imha etmek" istiyorlardı; "nihayet Ermenilerin Van kıtâli (savaşı), askeri hareketlere engel teşkil etmeleri, İttihatçıların milli gayeleri için mühim bir fırsat vücûda getirdi,"(11) diyen Ahmet Refik; yani Osmanlı Tarih Encümeni üyeliği ve Askeri Sansür Müfettişliğini takiben 1919 yılında Türkiye Tarihi Müderrisliği, 1924-1927 yılları arasında da Türk Tarih Encümeni Başkanlığı yapan bir tarihçi.

Ermenileri de ağır bir şekilde eleştiren yazar, Ermeni sorunu tartışıldığında nedense unutulan asli sorumluya, yani Türk halkını da çok ağır bir istismara ve neredeyse imhaya sürükleyen İttihatçı zihniyete işaret eder.

İşte bu Ahmet Refik'in 1915'te Eskişehir Sevk Komisyonu'nda görevli olduğu döneme dair gözlemleri:
"Bir sabah Eskişehir istasyonunda me'mûlün harici (umulmayan) bir manzara görüldü" diyen Refik, ağlama ve feryatlarıyla çoluk çocuk yük vagonlarına tıkabasa doldurulmuş insanların hazin tablosunu aktarıyor. "Trenler birbirini velyediyor (peşpeşe geliyor), her trenden binlerce aile, binlerce köy halkı çıkıyordu. (...) Trenle sevkedilemeyen çoluk çocuk, kadın erkek, ayakları kanlar içinde, etraflarında birkaç jandarma karadan geliyorlardı. Manzara pek feciydi..."(12)

"Nihayet birgün meş'ûm (uğursuz) bir emir geldi, Eskişehir de tahliye edilecekti (...) Ertesi gün, Eskişehir'in biçare aileleri ellerinde birer sepet, kollarında paltoları, hayvan vagonlarına bindiler. Gözleri yaşlarla dolu, asırlardan beri sevdikleri, oturdukları, yaşadıkları evlerini çiçekli bahçelerini, muazzez hatıralarını bıraktılar; Konya ovasını kuşatan dağlara, Pozantı'nın yalçın geçitlerine, Elcezire'nin ateşin çöllerine, açlığa, sefalete, perişanlığa, ölüme doğru gittiler..."(13)

"Artık Eskişehir Ermenileri de çıkarılmıştı. (...) Sahipsiz kalan evler güya polisler tarafından muhafaza olunuyordu. Hâlbuki geceleyin halılar ve davarlar, kıymettar eşya kamilen çalınıyordu. Aynı hâl, İzmit'in, Adapazarı'nın tahliyesi esnasında da vukua gelmiş, eşyalar çalındıktan sonra izi belli edilmemek için evlere ateş verilmişti..."

"Eskişehir kafile kafile, tren tren boşalıyordu. Bu trenler kapalı yük vagonları bile değildi, kafes şeklinde, her tarafı açık hayvan vagonları idi. Muhacirin idaresinden gelen memura: 'Bari kapalı vagonlarla gönderin' dedim. Hiç tavrını bozmadı, lakaydane bir sesle : 'Daha iyi ya, hava alırlar!' cevabını verdi..."(14)

Cemal Paşa'nın yanından gelen Orgeneral Liman Von Sanders'in eşinin: "Ah ne kadar yazık, bu yavrulardan, bu masumlardan, bu biçare kadınlardan bilmem ne istiyorlar? Kimler cinayet yapmışsa onları tecziye etsinler. (...) Dereler insan gövdeleri, çocuk başları taşıyor. Bu manzara yürekleri parçalıyor" şeklindeki gözlemini aktardıktan sonra Ahmet Refik, şöyle yazar:
"Zaten bu zulmü takdir etmemek için çeteci zihniyeti ile malûl olmak lazımdı, Almanlardan kalpleri insaniyet hisleriyle meşhun (dolu) olanların da bu cinayetlerden müteneffir olduklarına (iğrendiklerine) hiç şüphe yok. Fakat resmi Almanya isteseydi, bu kıtâle mani olurdu. Said Halim Paşa İttihad'ın kör bir aletiydi; Enver ve Talat Almanya'nın sözünden bir adım çıkmazlardı, bu cinayetleri kuvvetlerine güvenerek icra etmeleri imkân haricinde idi. Hiç şüphesiz Almanya'nın zaferine güveniyorlar, bu muazzam faciayı Almanya'nın kuvvetiyle, bu masumlar feryadını Almanların zafer teraneleriyle bastırmak ümidinde bulunuyorlardı. Almanya Anadolu'da kazanacağı menfaatlerle sermest; kurun-u vusta'da (Ortaçağ'da) bile görülmeyen bu cinayetlere; samit (sessiz) ve lakayt, seyirci vaziyetini takınıyordu..."(15)

"Ermenilerin en ziyade korktukları Pozantı idi. Orada, çetelerin hücumu kalplerini titretiyordu. Bunlar hangi çetelerdi? İttihad hükümetinin Turan siyaseti, İslâm ittihadı namına Kafkasya'ya gönderdiği çetelerdi..."(16)

Evet, tablo buyken devam edelim. Bakın Selim Deringil, "1915'te ne oldu?" sorusuna ne yanıt verir: "1915'te Osmanlı'nın uyguladığı bir tehcir hareketi var. Tehcir sırasında büyük bir facia yaşanıyor. Anadolu'nun her yerinden, hatta Trakya'dan Ermeniler sürülüyor. Bu da o nüfusun büyük ölçüde yok olmasına sebep olan bir eylem olarak çıkıyor karşımıza. 1915 aslında bu." Yani Anadolu'nun (ve sermayenin) Türkleştirilmesi...(17)

ANADOLU'NUN (VE SERMAYENİN) TÜRKLEŞTİRİLMESİ
"Düşüncenin sigaya çekildiği yerde
barbarlığın başladığı sınır yer alır."(18)

Bilinir: Osmanlı Devleti'nin 1906 yılında yaptığı nüfus sayımına göre, günümüz Türkiye sınırları içinde nüfus 15 milyon civarındadır. Bu nüfusun yüzde 20'si de gayrimüslimlerden oluşmaktadır. 1927 yılında Cumhuriyet yönetiminin ilk nüfus sayımına göre ise nüfus 13.6 milyona düşmüştür. Tabii ki 10 yıllık savaşta çok insan ölmüştür.

Ama 1927 yılında toplam nüfus içinde gayrimüslimlerin oranı yüzde 2.5'e düşmüştür. Ermeni tehcirinde insanların Suriye çöllerine sürüldüğünü ve yok edildiklerini, Türk-Yunan nüfus mübadelesinde ise 1 milyon 200 bin Anadolu Rumu'nun Yunanistan'a yollandığını düşündüğümüz zaman bu sayılar anlam kazanmaya başlar. Kısacası, Birinci Dünya Savaşı'ndan önce Türkiye'nin bugünkü sınırları içinde yaşayan her beş kişiden biri (yüzde 20) gayrimüslimdi; savaştan sonra ise bu oran kırktabire (yüzde 2.5) düştü. Bu düpedüz nüfusun Türkleştirilmesi politikasıdır.(19)

Söz konusu Türkleştirilmesi politikası doğrultusunda "İttihat ve Terakki Partisi Ermeni meselesinin esaslı bir şekilde çözümlenmesi için karar aldı. Zaten Talat Paşa, 26 Mayıs 1915'te Sadrazamlığa yazdığı resmi yazıda bunu belirtir. İttihat Terakki'nin 1915'te Ermenilerin tehcir ve öldürülmesine karar vermesinin nedeni savaş koşulları değildir. Yani tehcir ve ölüm kararı savaş nedeniyle bir askeri tedbir olarak alınmamıştır. Kendilerini rahatsız eden Ermeni meselesinin kökten hâlledilmesi ihtiyacıdır bu. Bunu derin ve uzun tartışmışlardır.

İttihat Terakki, Ermenilerin varlığının devletin varlığı için ciddi bir tehdit olduğu düşündü ve Doğu Anadolu'nun Ermenilerin imha edilmesiyle korunabileceğine inandı. Anadolu'daki gayrimüslimlerin bir etnik temizlik anlamında ortadan kaldırılması, uzaklaştırılması gerektiğine ilişkin kararları zaten 1914'te vermişlerdi. Kuşçubaşı Eşref, Halil Menteşe ve Celal Bayar anılarında, Anadolu'nun gayri-Türk unsurlarından tasfiye edilmesi doğrultusunda ayrıntılı planlar hazırladıklarını ve bu planları ilk önce Ege Bölgesi'nde Rumlara karşı uyguladıklarını söylerler. Yani gayrimüslimlerin Anadolu'dan uzaklaştırılması, Anadolu'nun homojenleştirilmesi projesi vardı. Bu projeye bağlı olarak da Doğu Anadolu'daki Ermeniler imha edilme sürecine sokuldular. Nedeni de Balkan Harbi'dir. Balkan Harbi'nde biz bir hafta içinde toprakların ve nüfusun yüzde 60'ından fazlasını kaybettik. Bütün gözler Anadolu'ya dikildi. 1912'de Taşnak Partisi, İttihat Terakki Partisi'yle her türlü ittifakı bozdu. Türkiye'de tarihi herkes Türkler bir tarafta, Ermeniler bir tarafta diye anlatır. Oysa Ermenilerin Taşnak Partisi 1912'ye kadar İttihat Terakki'nin koalisyon ortağıydı. Taşnak örgütü, Balkan yenilgisinden sonra kendilerine verilen reform sözlerinin gerçekleşmediğini görerek Batılı devletlerden dış destek aradı.

Taşnak'ın istediği Doğu Anadolu Bölgesi'nde idari ve siyasi reformdu. 1800'lerin ortasından itibaren ortaya çıkan Ermeni meselesinin özü 'toprak meselesi'dir. Ermeni nüfusun çoğu Doğu'da yaşıyordu. Yüzde 90'ı yoksul köylüydü. Batı'dakiler daha çok esnaftı, tüccardı. Yoksul köylülerin en büyük problemi, topraklarının sürekli Kürtlerce gasp ediliyor olmasıydı. Kürtler ve Çerkeslerin saldırısına uğrayan Ermeni köylülerinin güvenliğinin Osmanlı devleti tarafından garanti altına alınması meselesidir bu. Reformların yapılmayacağını gören Taşnak, dış devletlerin yardımıyla İttihat Terakki'ye diz çöktürmek istedi ve başarılı oldu. 1914'te Ermeni Reform Anlaşması yapıldı. Doğu Anadolu iki vilayete ayrılacak, yönetim Hıristiyanlarla Müslümanların katılımıyla olacaktı. İki yabancı vali atanacaktı ve atandı da...

Yanıtını arayan ama hâlâ yanıtlanmayan soru(n)lar tamı tamına budur... Ancak, suskunluk egemen olsa da veriler boylu boyunca ortadadır... Nasıl mı?

Ermeniler Van şehir merkezi dışında her yerde azınlıktaydı ve bunu bildiği için Taşnak örgütünün bağımsız devlet talebi hiç olmadı. Ama Osmanlı yöneticileri bunu bağımsız devlete ilk adım olarak algıladı. 'Eski oyun yeniden sahneye konuyor. Biz Balkanları hep reform diye kaybettik. Şimdi burayı da kaybedeceğiz' dediler. Ve İttihat Terakki Birinci Dünya Savaşı'na girerek bu reform planını rafa kaldırdı. Ama bir süre sonra Teşkilât-ı Mahsusa'nın Kafkaslarda yenilgileri başladı. Bu yenilgilerde Ermeni çetelerin önemli payı vardır. Sonra Sarıkamış faciası yaşandı ve bizim Doğu cephesi çöktü. Bu yenilgi koşullarında radikal Türkçülük, İttihat Terakki'nin yönetimini ele geçirdi. Mesela Bahaittin Şakir, Dr. Nâzım, Ziya Gökalp, Talat Paşa ırkçılığa kadar varabilecek Türkçülüğü savunan bir ekiptir.

__________________________
(10) Alain.
(11) Ahmet Refik, İki Komite, İki Kıtâl, s.27.
(12) yage, s.30.
(13) yage, İki Kıtâl, s.34.
(14) yage, s.37.
(15) yage, s.38.
(16) yage, s.39.
(17) Selim Deringil, "Tehcir Sırasında Ermeni Çocukları Kurtaran da Var", Hürriyet, 2 Nisan 2005, s.6.
(18) Max Horkheimer.
(19) Ayhan Aktar, "Ermeni Sorunu (4): Gâvursuz Memleket mi Olurmuş?", Radikal, 15 Şubat 2006, s.8.
Osmanlı belgelerine göre bu karar alındı. 'İttihatçılar tehcir kararını alırken, toptan imha etme kararını da aldılar. Belli bölgelerde sınırlı biçimde insanlara Müslümanlaşarak sürgünden ve katliamdan kurtulma imkânını sundular. Ama sayı artınca, Talat Paşa, Müslüman olsalar da sürün emrini verdi. İmha kararının alınmış olduğu, belgeler bir araya getirildiğinde ortaya çıkıyor. Mesela Reşit Akif Paşa 21 Kasım 1918'de Osmanlı Meclisi'ndeki konuşmasında, 'Kabinede görev yaparken dahiliye nezareti evrakı içinde çok tuhafıma giden bir şey gördüm. Bir tehcir emri verilmiş ve bu emre paralel olarak da çetelere öldürme emri yollanmış' diyor. Birçok başka belgeden de biliyoruz ki, İttihat Terakki, Talat Paşa'nın emriyle Dahiliye Nezareti üzerinden valilere tehcir kararı yolladı. 24 Nisan 1915'teki ilk tehcir emrine paralel olarak da bu arada bölgelere İttihat Terakki Partisi kâtib-i mesulleri (sekreterleri) eliyle ölüm emri yollandı. Parti, Bahaittin Şakir'e bağlı Teşkilât-ı Mahsusa birlikleriyle öldürme işini organize etti. Bunu Kastamonu Valisi Reşit Bey, Yozgat mutasarrıfı Celal, Ankara Valisi Mahzar Bey ayrı ayrı söylüyor.

Üçüncü Ordu Komutanı Vehip Paşa, Trabzon Garnizon Komutanı Avni Paşa da, yapılanların katliam olduğunu, bunun Türklükle, Müslümanlıkla alâkâsı olmadığını açıklıyorlar. Meclis-i Mebusan üyesi sıkı İttihatçı Hafız Mehmet, 'Gözlerimle gördüm. Samsun'da kayıklara bindirip denize döküp öldürüyorlardı. Talat'la konuştum, engel olamadım' diyor. Zaten bütün işi koordine eden Talat Paşa'dır.

Türkiye'de yönetim İttihat Terakki Partisi geleneğinin, bürokrasisinin ve askerinin kontrolü altındadır. Mustafa Kemal 24 Nisan 1920'de Meclis konuşmasında geçmişe ait bir fezahat, çok kötü bir olay olarak tanımladı. Bir radyo demecinde de, 'Bir daha Ermeni kıtaline benzer bir kötülük olmayacağının garantisini veririm' dedi. Türkiye'de ilk soykırım kelimesini kullanan Atatürk'ün arkadaşı Falih Rıfkı Atay'dır. 1968'de Dünya gazetesinde, 1915 için 'Bu bir jenosittir' dedi."(20)

TARİH: XX. YÜZYILIN EŞİĞİNDE OSMANLI İMPARATORLUĞU
"Geçmiş hiçbir zaman ölmez. Zaten
geçmiş hiçbir zaman geçmiş değildir." (21)

Dönemi doğru kavrayabilmek için önce, gelişen kapitalizme bağlı olarak yükselen yeni sınıfların yarattığı dinamikleri, sonra yarı sömürge hâline gelmiş Osmanlı İmparatorluğu'nun üzerinde emperyalistler tarafından verilen mücadeleyi anlamak gerekir.

Osmanlı İmparatorluğu'nun kapitalist pazarla bütünleşme süreci imparatorluğun her yerinde aynı hızda ve yoğunlukta olmasa da özellikle kıyı kesimlerinde bir ticari sermaye birikimine sebep oldu. Yeni oluşan ticaret sermayesinde çok uluslu imparatorluğun gayri Müslim unsurları (Rumlar, Ermeniler, Yahudiler) önemli bir ağırlık kazandılar. Diğer taraftan bu bütünleşme, toprak alanında da büyük yapısal değişikliklere sebep oldu. Artan tarımsal ürün talebine bağlı olarak büyük toprak sahipleri topraklarını genişletme çabasına girdiler. 1856 Arazi Kanunnamesiyle kısmi de olsa özel mülkiyet hakkı kazanan büyük toprak sahipleri, özellikle XIX. yüzyılın sonlarına gelirken kendini savunamayacak durumda olan küçük köylülüğün topraklarını pek çok farklı yol izleyerek ele geçirmeye başladılar. Büyük Kürt toprak sahipleri 20 yıl içinde Ermeni köylülerin büyük bir kısmının topraklarına el koydu (Özellikle Hamidiye Alaylarının kendilerine verdiği ayrıcalıkları kullanarak). Ama bu saldırının tek mağduru Ermeniler değildi. Kendini savunamayan Kürt köylüleri de Ermeni kardeşleriyle aynı kaderi paylaştı.

Toprak sorununun Ermeni meselesinin doğru kavranmasında yakıcı bir öneme sahip olduğunu belirterek Osmanlı İmparatorluğu'nun emperyalizmle olan ilişkisine geçelim.

"1870-1920 yılları arasında sahibi olduğu toprakların ve hâkimiyet alanlarının yüzde 85'ini, nüfusunun yüzde 75'ini kaybeden Osmanlı İmparatorluğu"(22) adım adım çöküşe yaklaşıyordu. Fakat bu süreç içinde sahip olduğu devasa topraklar ve stratejik konumu sebebiyle, hiç bir emperyalist devletin imparatorluğun tamamının bir diğerinin eline geçmesine göz yumamayacağı bir noktada duruyordu. Güçlü bir devlet geleneğinin etkisinin yanı sıra, bu hassas denge, toprak kaybı olmasına rağmen devletin varlığını sürdürebilmesine izin veriyordu. Eski hâkim sınıf bir yandan denge politikalarıyla devletin varlığını sürdürmeye çalışırken, bir yandan iç düzenlemelerle çöküşten kurtulmanın yollarını arıyordu. Ama sömürgecilik yarışından bir pay çıkarma ümidini de kaybetmiyordu. Emperyalistler dünyayı kana bulayacak bir paylaşım savaşına doğru hızla ilerlerken, imparatorluk üzerinde rekabet daha çok ulusal kurtuluş hareketlerinden yararlanarak kendilerine bağlı parçalar koparma şeklinde cereyan ediyordu. Özellikle XX. yüzyılın başlarında Ermeni ulusçuluğunun İngiliz ve Rus emperyalizmi tarafından teşvik edilmesi ve bunlara rakip Alman emperyalizminin de bastırılması yönündeki müdahaleleri hesaba katılmadan, Ermeni meselesinin doğru bir tahlilini yapmak mümkün olmayacaktır.

EOsmanlı'da yaşayan gayrimüslim uluslar içinde imparatorluğa bağlılıklarıyla "Millet-i Sadıka" unvanıyla nitelendirilen Ermenilere, ilk demokratik haklar 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı sonrasında imzalanan Berlin anlaşmasıyla verilmişti, ve yasal düzenlemelerle reformları içeriyordu. Ancak herhangi bir zorlayıcılığı yoktu ve kâğıt üstünde kalmıştı. Bunun ispatı da, Abdülhamit'in Kürt aşiretlerinden devşirdiği Hamidiye Alaylarının 1894-97 arasında gerçekleştirdiği katliamlardı. Anlaşmada reformları izleyeceği belirtilen İngiltere, Rusya gibi güçlerin katliamlar karşısında seyirci kalmaları iktidarın elini güçlendirmiş ve daha sonra yaşanacaklar için cesaretlendirmiş oldu.

Hamidiye Alayları Sultan Abdülhamit'in hem Rusya tehlikesine karşı Doğu sınırını güvence altına almak, hem de gitgide daha da politikleşen Ermenileri kontrol altında tutmak için geliştirdiği formüldü. Vergiden muaf olma gibi pek çok ayrıcalık vaat ederek yanına çektiği büyük Kürt toprak sahipleri ile varılan bir anlaşmanın sonucuydu. Bunun önemli bir diğer amacı da, merkezkaç kuvvetleri durdurmak ve böylece devletin mutlakıyetçi niteliğini güçlendirmekti. Alaylara dahil olmanın verdiği ayrıcalıklarla büyük Kürt toprak sahipleri, özellikle Ermenilerin ama aynı zamanda kendini savunamayan küçük aşiretler ve küçük Kürt köylülerinin topraklarına da el koymaya başlamış ve gelişen muhalefeti acımasızca bastırmıştı.

1908'de, Avrupa'daki ulusçuluk akımından etkilenen ve anayasal reform vaadinde bulunan Jön Türklerin öncülüğündeki devrimle Abdülhamit tahttan indirildi, ancak politikası baki kaldı.
1908 Jön Türk burjuva devrimiyle başlayan süreçte,
Jön Türklerden biçimlenen İttihat ve Terakki Fırkası ile (ilkokuldan beri bize "Ermeni çeteleri" diye öğretilen) yasal parti statüsüne geçen Ermeni örgütleri Hınçak ve Taşnak arasında iyi bir ilişki vardı ve bu partilerle İttihat ve Terakki, 1908 ve 1912 seçimlerine ortak bir platformda girmişlerdi. 1908 devrimi Ermeniler tarafından coşkuyla karşılandı ve son yirmi yıldır topraksızlaştırılan Ermeni köylüleri topraklarını geri alma talebiyle eylemler düzenlemeye başladılar. Bu süreçte toprakları ellerinden alınan Kürt yoksulları da bazı yerlerde toprak ağalarına baş kaldırıyordu.

Böylece toprak sorunu gündeme geldi. Yeni rejim ilk elden Hamidiye Alaylarını dağıtmış ve soruşturmalar başlatmıştı, ancak birkaç ay içinde büyük toprak sahipleriyle anlaştı ve düzenlemeler kağıt üstünde kaldı. Bundan sonra İttihat kadrosu -1913'ten sonra hepten resmi bir cereyan hâline gelecek olan- saldırgan bir Türk ulusalcılığına evrilmeye başlamıştır. Hatta 1909 Adana ayaklanmasıyla yaşanan katliamda, İttihatçıların, katliamın hemen öncesinde gazeteleriyle ve organize ettiği Müslüman toplantılarıyla gerçekleştirdiği provokasyon, dönemin tahkikat komisyonunda kayıtlara geçmiştir. Ayaklanma sonrası İngiliz konsolosunun arabuluculuk önerisiyle silah bırakmayı kabul eden Ermenileri, ordu, halk ve çetelerin gerçekleştirdiği bir kıyım bekliyordu. Adana yakınlarında demirleyen Avrupa donanmalarının seyirciliğinde gerçekleşen katliam, 1915'te başlayacak olan katliamın yerel bir provası, son derece kristalize ve korkunç bir habercisiydi.

İttihat ve Terakki Fırkasının 1913'te, bir darbeyle hükümetteki Hürriyet ve İtilaf Fırkası'nı indirip, zaten politikalarında söz sahibi olduğu iktidarı tamamen aldığı süreçte, Balkanlardaki Slav halkları da Balkan savaşlarıyla kendi kaderlerini kendi ellerine alıyorlardı. Ancak imparatorluğun Avrupa'daki topraklarını ve tebaasını büyük ölçüde yitirmesi, İttihat'ta ve milliyetçi Türklerde elindekileri kaybetme duygusu ve panik yaratıyor, azınlıklara ve gayrimüslim tebaaya karşı şovenizmi güçlendiriyordu. Her katliam ve yağmada gözlendiği gibi, gayrimüslim tebaanın elindeki mal varlığı ve toprak bu şovenizmi ve kin duygusunu kamçılayan bir nedendi. Böyle bir zamanda reform taleplerini dillendirmeye kalkan Ermeni toplumu temsilcileri ve milletvekilleri, Rusya'nın yardımıyla, 8 Şubat 1914'te bir reform anlaşmasını elde etmeyi başardılar. Ancak bu dayatmaya boyun eğmek zorunda kalan İttihatçı liderlerden tehditler ve uyarılar da beraberinde geldi. İmparatorluğun içinde bulunduğu koşullarda bu tehditlerin gerçekleştirilmesine ihtimal vermeyen Ermeni liderlerin tahmin edemediği, Birinci Emperyalist Savaş'ın bu niyet için son derece elverişli bir zemin yaratacağı idi.

1914'te Birinci Emperyalist Savaş başladığında, imparatorluğun kaybettiği toprakları ve gücü yeniden kazanmak, partinin ideologlarından Ziya Gökalp'ın derin katkılarıyla biçimlenen "büyük Turan" hayallerinin de etkisiyle Orta Asya'ya yayılmak için bir fırsat olarak gören İttihat hükümeti, savaştan Almanya'nın galip çıkacağını düşünüyordu. Aynı yılın Ağustos ayında Osmanlı karasularına giren iki Alman savaş gemisinin satın alındığı ilan edildi ve ardından Rusya limanları bombalanarak Almanya yanında bu paylaşım savaşına girildi. Savaştan önce milli iktisat politikalarıyla gelişmekte olan Türk burjuvazisine özellikle ticaret sermayesinde Ermeni ve Rum hâkim sınıflarına karşı mevzi kazandırmayı hedefleyen siyasi iktidar, savaştan önce ve savaşın ilk aylarında planını uygulamaya başlamıştı.


__________________________
(20) Taner Akçam, "Atatürk 'katiller' Diye Bağırıyordu", Radikal, 30 Mayıs 2005, s.6.
(21) William Faulkner.
(22) Tarihi Araştırmalar ve Dokümantasyon Merkezleri Kurma ve Geliştirme Vakfı, Otoman Archives, Yıldız Collection, The Armenian Question, 1. Cilt, s.XII, İstanbul 1989. Aktaran: Taner Akçam, Ermeni Tabusu Aralanırken Diyalogtan Başka Çözüm Var Mı?, İstanbul, 2002, s.74.


BU YAZI HENÜZ SON FORMUNA GETİRİLMEMİŞTİR.DİĞER BİR SÖYLEYİŞLE TARİH EDİSYON
KRİTİĞİNDEN GEÇİRİLMEMİŞTİR.İLERİDE GEREKLİ İŞLEM YAPILIP SON HALİNE GETİRİLECEKTİR.







Yorumlar: 0 Görünümler: 1156
Etiketler: ermeni, çete, ittihat ve terakki, tehcir, ermeni tehciri, ermeni katliamı, taşnak, hınçak, mukatele
Giriş Şifre
gelişmiş... ( / user Başvurusu )

Mövzu

Sən Wiki vəya HTML etiketləri mətində isdifadə edə bilərsiniz.



Saytda kimlər var?
İsimsiz: 10, İsdifadəçi: 0 (?)
Suistimal | MyLivePage tərəfindən yerləşdirmə | | © Kolobok smiles, Aiwan