GiriÅŸuser BaÅŸvurusu
Muallim
 

Burası tarih makalelerinin mekanıdır.Burdaki makalelerin bir kısmı henüz gerekli tarih edisyon kritiğinden geçirilmemiş ham haldeki yazılardır.Bu nokta göz önünde tutulup ,ona göre okunmalıdır.

Ayta cae makalonde tarixyo,
Tarihte Bugün v.6.0

This is place of history article,



Favorilere Ekle Send me an e-mail
İlginç websiteleri
DiÄŸer siteler
pomem Polis Meslek Egitim Merkezi
alper1 alper buyukhan
yasonline
wardomice
nalizade Nicat Alizade
Təqvim
<
Ocak 2010
>
PztSÇPrşCCmtP
    123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031
Abonelik
e-Posta: 
Ana SayfaMuallim / Tarih Makaleleri ve Haberleri History Articles / Anadolu Tarihi / Yavuz Sultan Selim ve Kürtler

Yavuz Sultan Selim ve Kürtler

0.00 (0)

GöndərənDaxil

tarihci Mesaj gönder
Muallim
Yavuz Sultan Selim ve Kürtler
214 gün önce 07.06.2009 20:02:11 Alıntı('1355197','1355197','5','3219')">Spam rapor edin

Yavuz Sultan Selim ve Kürtler

Prof. Dr. Ahmed Akgündüz

Muhtelif fikir çevrelerinde Yavuz’un Kürtleri katliama tabi tuttuÄŸu ve hatta onlar hakkında aÄŸza alınmayacak ifadelerle dolu olan bir dörtlüÄŸü olduÄŸu ileri sürülmektedir. Bu doÄŸru mudur? Elbetteki bu iddianın tam tersi doÄŸrudur. Bunu ÅŸöyle açıklayabiliriz. Åžöyleki, Yavuz olmasaydı, bugün DoÄŸu Anadolu’daki ehl-i sünnet olan Kürtler, Åžî’a’nın tasallutu altında olurlardı. Osmanlı Devleti'nin DoÄŸu Anadolu ile alakası, XV. yüzyıla kadar uzanır. Ancak bölgenin Osmanlı Devleti’ne ilhakı veya daha doÄŸru bir tabirle iltihakı, 1514'de kazanılan Çaldıran Zaferi’nden sonradır. BilindiÄŸi gibi, Åžah İsmail, İran'da kısa bir zamanda Safevî Devletini kurmuÅŸ ve DoÄŸuda hem Osmanlı Devleti için ve hem de âlem-i İslâm'ın birlik ve beraberliÄŸi için, hem siyasî ve hem de dinî açıdan tehlike arz eder hale gelmiÅŸtir. Åžehzâde Selim, bu iki yönlü tehlikeyi henüz Trabzon Sancakbeyi iken fark etmiÅŸ ve babasını İstanbul'da ikaz dahi eylemiÅŸti. Fakat, II. Bâyezid, tedbir alamamanın yanında, Åži’îlerin tahrikiyle çıkarılan Åžah Kulı isyanını da önleyememiÅŸti. Anadolu'yu ÅžiîleÅŸtirme hedefini güden ve her geçen gün bu hedefine daha da yaklaÅŸan Åžah İsmail, bir türlü durdurulamıyordu. Nihâyet Yavuz Sultân Selim PadiÅŸah olunca, ÅŸuurlu âlim İbn-i Kemal'in de yerinde ikazlarıyla, hem İslâm birliÄŸini bozan ve hem de DoÄŸudaki Sünnî Kürt ve Türkmen aÅŸiretlerini rahatsız eden Safevî tehlikesini bertaraf etmeye azmetti. Allah'ın yardımıyla 1514 tarihinde kazanılan Çaldıran Zaferi ile, Åžah İsmail'in Anadolu üzerindeki siyasî ve dinî emellerine son verildi. Bu mühim zaferin kazanılmasında tamamen Sünnî olan ve gazada Yavuz Selim'in yanında yer alan Sünnî Kürt ve Türkmen aÅŸiret beylerinin de büyük rolü vardı. Anadolu'nun ve hatta Musul ve Kerkük civarının da Osmanlı Devleti’ne katılması gerekiyordu. Bu iÅŸ nasıl yapılmalıydı? Kılıçla ve savaÅŸ yoluyla bu mümkün deÄŸildi. Zira bunlar da hem Müslüman ve hem de ehl-i sünnet vel-cemaat idiler. Bununla beraber, bu bölgenin kendi başına kalması, hem mahallî halkın güvenliÄŸi açısından tehlikeli ve hem de Osmanlı Devleti'nin de Müslüman bir ülke olması; İslâm'ın kahramanca müdafaasını yapan böyle bir devlete itaat etmenin siyasî ve hukukî açıdan bir farklılık meydana getirmeyeceÄŸi ve hem de İslâm birliÄŸinin teÅŸekkülü gibi gayelerle münferiden hareket edilemeyeceÄŸi ortadadır. İşte bu hakikatı idrâk eden Kürt ve Türkmen Beyleri, istimâlet ile yani kendi meyil ve arzuları ile, Osmanlı Devleti'ne itaat etmenin zaruretini anlamışlardır. Büyük âlim İdris-i Bitlisî tarafından PadiÅŸah'a yapılan telkinler neticesinde, DoÄŸu ve GüneydoÄŸu bölgesinin tamamı, bir iki ay içinde Osmanlı Devleti’ne iltihâk etmiÅŸti. Osmanlı Devleti'nin deÄŸiÅŸmeyen siyâsetinin kaynağı ve dayandığı hukukî temeli, İslâmiyetin getirdiÄŸi hükümlerdi. Osmanlı Devleti, Kur’ân, sünnet, icmâ’ ve kıyas yoluyla vaz’ edilen hukukî hükümler yanında, İslâm hukukunun müsaade ettiÄŸi ölçüde her mahallin örf ve âdetlerine de hürmet gösteriyordu. Bu sebeple, Osmanlı Devleti’ne tâbi’ olan bir Müslüman beylik, dâhilde ve hâriçte, farklı bir sistemle karşılaÅŸmıyordu. Mesela, DoÄŸudaki Kürt ve Türkmen AÅŸiretleri, Osmanlı Devleti’ne iltihak etmekle bir ÅŸey kaybetmemiÅŸlerdi; belki kazanmışlardı. İşte Osmanlıya baÄŸlılığın sırrı burada yatıyordu. Daha önce de izah ettiÄŸimiz gibi, Osmanlı Devleti sahip olduÄŸu topraklar üzerinde, ırka ve maddî sömürüye dayanan bir ayırıma gitmiyordu. Zira topraklarının dahilinde bulunan her yer dâr’ül-İslâm sayılıyor ve bütün Müslüman ahali de bu ülkenin aslî vatandaşı kabul ediliyordu. Zaten Osmanlıyı Avrupa'dan ayıran en önemli hususiyet de buydu. Osmanlı topraklarında yaÅŸayan insanların arasında düÅŸünülebilecek en önemli farklılıklar, bazı örf âdetlere münhasırdı. Rengi ve ÅŸekli farklı olsa da, bütün Müslüman Osmanlı ahalisi, yemede, içmede ve hatta giymede dahi aynı dinin esaslarına tabi’ oldukları için, aralarında ihtilafa vesile olacak ciddî bir ÅŸey mevcut deÄŸildi. Mesela, Müslüman Türklerle Kürtler arasında mevcut olan bazı ufak ve önemsiz farklılıklar dışında, aralarında dinî, ahlakî, kültürel ve coÄŸrafî çok büyük azamî müÅŸterekler vardı. Bu sebeple de, DoÄŸu Anadolu'nun siyasî, dinî, kültürel ve idarî bütünlüÄŸünü bozmak ve parçalamak maksadıyla içerde ve dışarıda yapılan faaliyetlerin, bölge halkı arasında müessir olması çok zordu. Çaldıran Zaferini takip eden 1516 yılında, Yavuz Sultân Selim, kendisine DoÄŸu Anadolu'nun fethedilmesini tavsiye eden meÅŸhur âlim ve tarihçi İdris-i Bitlisî'ye, DoÄŸu ve GüneydoÄŸu bölgelerinin Osmanlı Devleti'ne ilhâkı için vazife veriyordu. Böylesine ehemmiyetli bir zamanda İslâm birliÄŸinin zaruretine inanan baÅŸta Bitlis Hâkimi Åžerefüddin Bey, Hizan Meliki Emir Davud, Hısn-ı Keyfâ Emiri Eyyubîlerden II. Halil, İmâdiye Hâkimi Sultân Hüseyin olmak üzere 25-30 tane Kürt beyi (ümerây-ı ekrâd), Osmanlı Devleti'ne itaat arzularını padiÅŸaha iletmiÅŸlerdi. Åžah İsmail'in Diyarbakır muhasarası için gönderdiÄŸi orduyu on bin kiÅŸilik İdris-i Bitlisî kumandasındaki gönüllü birliklerle hezimete uÄŸratan aynı beyler, bu hâdiseden önce Åži’îlerin Diyarbekir'i muhasara altına almaları üzerine, Yavuz Sultân Selim'e tarihçe müsellem olan tarihî arîzayı, yardım talep etmek ve Osmanlı Devleti'ne itaat etmeden huzur bulamayacaklarını ifade etmek gayesiyle göndermiÅŸlerdir. “Can ü gönülden İslâm Sultânı’na bî’at eyledik, İlhâdları zâhir olan KızılbaÅŸlar’dan teberri eyledik. KızılbaÅŸların neÅŸrettiÄŸi dalalet ve bid’atleri kaldırdık ve ehl-i sünnet mezhebi ve Åžafi’î mezhebini icra eyledik. İslâm Sultânı’nın namı ile ÅŸeref bulduk ve hutbelerde dört halifenin ismini yâda baÅŸladık. Cihada gayret gösterdik ve İslâm PadiÅŸahı’nın yollarını bekledik. Bu muhlis ve size itaat eden bendelere yardım edesiniz. Bizim beldelerimiz KızılbaÅŸ diyarına yakındır, komÅŸudur ve hatta karışıktır. Nice yıllar bu mülhidler, bizim evlerimizi yıkmışlar ve bizimle savaÅŸmışlardır. Sadece İslâm Sultânı’na muhabbet üzere olduÄŸumuz için, bu inancı saf insanları o zâlimlerin zulümlerinden kurtarmayı merhametinizden bekliyoruz. Sizin inâyetleriniz olmazsa, biz kendi başımıza müstakil olarak bunlara karşı çıkamayız. Zira Kürtler, ayrı ayrı kabile ve aÅŸiret tarzında yaÅŸamaktadırlar. Sadece Allah'ı bir bilip Muhammed ümmeti olduÄŸumuzda ittifak halindeyiz. DiÄŸer hususlarda birbirimize uymamız mümkün deÄŸildir. Sünnetullah bizde böyle cârî olmuÅŸdur.” Bu mektûb üzerine Konya Beylerbeyisi Hüsrev PaÅŸa kumandasında ve İdris-i Bitlisî'nin manevî yardımlarıyla toplanan on bin kiÅŸilik gönüllüler ordusu, Åžah İsmail'in Diyarbekir'i muhasara altına alan ordularını tarumâr eylemiÅŸtir. XX. asrın İdris-i Bitlisî'si olan Bediüzzaman 1910'larda Osmanlı Devleti'ne karşı isyan etmek isteyen Kürt aÅŸiret reislerine hitaben diyor: “Altı yüz seneden beri tevhid bayrağını umum âleme karşı yücelten ve millî âdetlerini terk ederek ihtiyarlanan bizim ÅŸanlı Türk pederlerimize, kuvvet ve cesaretimizi hediye edelim. Ona bedel, onların akıl ve ma’rifetinden istifade edeceÄŸiz ve asaletimizi de göstereceÄŸiz. Elhâsıl, Türkler bizim aklımız, biz onların kuvveti; hep beraber bir iyi insan oluruz. Dik baÅŸlılık etmeyeceÄŸiz ve kendi başına hareket yapmayacağız. Bu azmimizle baÅŸka milletlere ibret dersi vereceÄŸiz. İyi evlâd böyle olur... İttifakta kuvvet var, ittihâdda hayat var, uhuvvette saadet var, hükümete itaatte selâmet var. İttihâdın saÄŸlam ipine ve muhabbet ÅŸeridine sarılmak zaruridir.” Diyarbekir'in Safevî Devleti'nden alınmasından sonra Kürt Beyleri arasındaki gayretlerini sürdüren büyük âlim İdris-i Bitlisî, bu faaliyetlerinin neticesinde kısa zamanda DoÄŸu ve GüneydoÄŸudaki Kürt ve Türkmen Beylerinin Osmanlı Devleti'ne itaatlerini temin eylemiÅŸtir. İdris-i Bitlisî vasıtasıyla DoÄŸu ve GüneydoÄŸu Anadolu bölgelerinin kısa bir zaman içinde ve hem de yerli beÄŸlerin istek ve arzularıyla Osmanlı Devleti'ne ilhak edildiÄŸinin haberini alan Yavuz Sultân Selim, bu büyük âlimi taltif etmek üzere kendisine bir ferman gönderir. Mektubunun başında Diyarbekir Vilâyeti’nin sulh ile ve istimâlet yolu ile fethine vesile olduÄŸu için İdris-i Bitlisî'ye teÅŸekkür eder. Sonra da manevi takdirleri yanında ona gönderdiÄŸi bazı maddî hediyeleri zikreder. Osmanlı Devleti'ne kendi arzularıyla tâbi olan beylerin ve bunlara baÄŸlı olan sancakların mikdarlarını ve tahrîrî bilgileri hazırlamasını emreder. Diyarbekir Beylerbeyi Bıyıklı Mehmed PaÅŸa'ya beyaz hükm-i ÅŸerifler gönderdiÄŸini ve Osmanlı Devleti'ne bundan sonra da tâbi olacak olan bey olursa, gönderilen tuÄŸralı beyaz kâğıtlar kullanılarak onlara berâtlarının yazılmasını emreder. Yani bugünün vilâyetleri ve hatta devletleri, kendi arzu ve istekleriyle ve hem de birer mektup ile Osmanlı Devleti'ne baÄŸlanmaktadır. Devlete baÄŸlanan beyler arasında ihtilaf ve ihtilal vuku bulmaması için gereken tedbirlerin alınmasını ve in’âm ve ihsanların da ona göre yapılmasını ister. Mektubun sonuna doÄŸru, Anadolu'yu Åži’îleÅŸtirmek isteyen Åžah İsmail'in kendisine elçiler gönderdiÄŸini, bin bir türlü yaÄŸcılıklar yapıp sulh istediÄŸini, ancak onun sözlerine ve ıslah olduÄŸuna inanılmaması icab ettiÄŸini belirterek gerekli tedbirlerin ihmal edilmemesini emretmektedir. Bu gayretlerin neticesinde, yıllar sürecek harplerle elde edilemeyecek zaferlere ulaşıldı. Åžark diye adlandırabileceÄŸimiz ve bugün DoÄŸu Anadolu, GüneydoÄŸu Anadolu, Musul ve Kerkük'den itibâren Kuzey Irak ve Haleb'i de içine alan Kuzey Suriye bölgelerinde yaÅŸayan çok sayıda Arap, Türkmen ve Kürt aÅŸiretleri Osmanlı Devleti'ne iltihâk eylemiÅŸtir. Bu iltihâklardan bazılarını beraber görelim: 1) Kürt ve Türkmen beylerinden istimâlet ile kendi meyil ve arzuları ile itaat eden 25'den fazla aÅŸiretten ve reislerinden bazıları ÅŸunlardır: Bitlis Hâkimi Emir Åžerefüddin; Hizan Meliki Emir Davud; Hısn-ı Keyfâ Emîri Melik Halid; İmadiye Hâkimi Sultân Hüseyin; Cezire Hâkimi Åžah Ali Bey; ÇemiÅŸgezek Hâkimi Melik Halil; Pertek Hâkimi Kasım Bey.... Ayrıca Suran, Urmiye, Atak, Cizre, EÄŸil, Garzan, Palu, Siirt, Meyyafarakin, Sason, Sincar, Çermik, Malatya, Urfa, Besni, Harput, Mardin ve benzeri yerlerdeki aÅŸiretler de arka arkaya Osmanlı Devleti'ne iltihâk etmiÅŸlerdir. 2) Kürt ve Türkmen aÅŸiretleri gibi, güneyde yer alan Arap aÅŸiretleri de yine kendi irâdeleriyle Osmanlı Devleti'ne iltihâk etmiÅŸlerdir. Aralarında İbn-i HarkuÅŸ, İbn-i Said, Benî İbrahim, Benî Sâyim, Benî Atâ aÅŸiretleri, Safed ve Gazze ÅŸeyhleri ile Haleb ileri gelenlerinin bulunduÄŸu seçkin bir temsilciler heyetinin Yavuz'a takdim ettikleri ve aslı Topkapı Sarayı’nda bulunan ÅŸu itâ'at mektubu çok manidardır: “Bizler, canlarımız, mallarımız, iyâlimiz ve dinimizin emniyeti için size itaati arzuluyoruz. İslâmı tatbik ve adâleti te’sis için sizin hâkimiyetinizi zaruri görüyoruz “.[1] Yavuz Sultân Selim ve Kürtler konusunda ileri sürülen önemli fikirlerden biri de Yavuz Sultan Selim’in DoÄŸuda bağımsız bazı küçük Kürt devletlerine müsaade ettiÄŸi ve asırlarca bu devletlerin varlığını sürdürdüÄŸü iddiasıdır. Bu konuyu da önce Osmanlı Devleti’nin DoÄŸuda kurduÄŸu idare tarzı nasıldı onu kısaca açıkladıktan sonra, bu iddiaların doÄŸru olup olmadığına iÅŸaret edelim. Esasen bu iddiaların da Osmanlı Devlet teÅŸkilâtını bilmemekten ve konu ile ilgili bazı belgeleri yanlış yorumlamaktan kaynaklandığını hemen burada iÅŸaret edelim. BilindiÄŸi gibi, Osmanlı Devleti'nin idarî yapısının temelini kaza, sancak ve eyâletler teÅŸkil ediyordu. Ancak Osmanlı Devleti, bugünün Amerika’sı gibi, mutlak bir merkeziyetçilikten tamamıyla uzak bir anlayışa sahipti ve idaresi altına aldığı bölge ve cemiyetleri, çeÅŸitli özelliklerine göre farklı idare tarzlarına tabi tutuyordu. Yani eyalet ve sancakların İstanbul'a olan baÄŸlarında ayrı ayrı statüler söz konusuydu. İşte Osmanlı Devleti, Çaldıran Zaferi’nden sonra DoÄŸu Anadolu'da Diyarbekir merkez kabul edilerek Musul, Bitlis, Mardin ve Harput da dahil olmak üzere bütün DoÄŸu Anadolu'da gayet geniÅŸ bir eyâlet meydana getirmiÅŸti. Kanunî Süleyman devrinde yeni bir düzenleme yapılarak Van'da ayrı bir eyâlet daha teÅŸkil olundu. DoÄŸu Anadolu'daki sancakları, idare tarzı açısından, her iki eyâlette de, üç ana guruba ayırmak mümkündü. Bunları kısaca özetlemekte yarar görüyoruz. Birinci gurup, klasik Osmanlı Sancakları ÅŸeklindeydi. Yani Osmanlı Devleti'nin diÄŸer bölgelerinde tatbik edilen idare usulü burada da cari idi. Sancakbeyleri doÄŸrudan merkezden tayin olunurlardı ve herhangi bir imtiyaza sahip deÄŸillerdi. Bu sancaklar tımar sistemine dahildi. Diyarbekir ve Van eyaletlerindeki bu tür sancaklar, umumiyetle aÅŸiret yapısı kuvvetli olmayan yerlerde teÅŸkil edilmiÅŸtir. Diyarbekir Eyâleti'nde merkez Amid, Harput, Hasankeyf, Akçakale, Sincar, Zaho, Ergani ve ÇemiÅŸkezek sancakları ile Van Eyaleti’ndeki ErciÅŸ ve Adilcevaz sancakları, bu tür sancakların baÅŸlıca örneklerini teÅŸkil ederdi. İkinci gurup, Yurtluk ve Ocaklık tarzındaki sancaklardır. Fetih esnasında bazı beylere hizmet ve itaatleri karşılığında, devamlı olarak sancak ve has ÅŸeklinde tevcih edilmiÅŸtir. Bunlara Ekrâd Sancakları da denir. Hatta Kürdistan Eyâleti sancakları da denmektedir. Bunlar klasik Osmanlı sancaklarından farklıdırlar. Zira sancakların idaresi genellikle bölgeye eskiden beri hâkim ola-gelen nüfuzlu, eski mahallî beyler ve hânedanlara terk edilmiÅŸtir. Hayat boyu sancakbeyi olan bu idareciler vefat ettiÄŸinde, yerlerine oÄŸulları veya diÄŸer yakınlarından biri geçmektedir. Devlete ihânet ettikleri takdirde deÄŸiÅŸtirilebilmektedirler. Seferde Beylerbeyi’nin hizmetine girmekle mükelleftirler ve bu memleketlere merkezden kadı tayin edilir. Arâzîleri tımar nizâmına tabidir. İmtiyazlı sancaklar da diyebileceÄŸimiz bu sancaklardan Diyarbekir Eyaleti’ne baÄŸlı 13 ve Van Eyaletine baÄŸlı olarak da 9 adet mevcut idi. Çermik, Pertek, Kulp, Mihrani, Siirt ve Atak Diyarbekir'e baÄŸlı bu tür sancaklardandırlar. Müküs ve Bargiri de Van'a baÄŸlı bu tür sancaklardandırlar. Üçüncü gurup ise, Hükümet adı verilen sancaklardır. Bunların idâresi, fetih esnâsında gösterdikleri hizmetlerden dolayı tamamen yerli beylere terkedilmiÅŸtir. Sancakbeylerinin tayinine merkezî idare asla karışmaz ve ellerine verilen ahidnâmeler gereÄŸince, bunlar azl ve nasb edilemezler. Arâzîsinde tımar nizâmı cari deÄŸildir. Dahilde tamamen müstakil olan bu bölgeler, hariçte yani askeri ve siyasi alanda bölgedeki Osmanlı beylerbeyine tabidirler. Diyarbekir eyâletinde Hazzo, Cizre, EÄŸil, Tercil, Palu ve Genç sancakları; Van Eyaletinde ise, Bitlis, Hizan, Hakkari ve Mahmûdi sancakları bu mahiyette Osmanlı Sancaklarıdır. Yani bunlar, bağımsız birer devlet tarzında deÄŸil, sadece icranın başı olan beyin tayini ile arazinin statüsünün tesbitinde müstakil yetkilerle donatılmışlardır. Zaten toprak itibariyle de, Diyarbekir veya Van Eyâletinin içine serpiÅŸtirilmiÅŸlerdir. Kısaca özetlediÄŸimiz bu sistem, daha ziyade DoÄŸu Anadolu’da’da uygulana gelmiÅŸtir. Sebebi bu bölgede daha önce müstakil veya İran’a baÄŸlı beylerin fetih esnasında Osmanlı Devleti'ne sadakat göstermeleri ve en önemlisi de, hem itikadî açıdan ve hem de amelî açıdan, Osmanlı Devleti ile aralarında herhangi bir farkın bulunmamasıdır. BaÅŸlangıçta hizmet ve sadakat karşılığı verilen bu sancakların durumu, daha sonra ailelerin tasarrufuna bırakılmış ve Tanzîmât dönemine yani 1840'lara kadar bu hal aynen devam etmiÅŸtir.

 

 

[2] [1] Koca Müverrih, Bedâyi‘, c. II, vrk. 452/ab; Âli, Künh’ül-Ahbâr, Es’ad Efendi, nr. 2162, vrk. 249/a-251/a; Solakzâde, sh. 378-383; Topkapı Sarayı Müzesi ArÅŸivi, nr. 11634/26; E. 1019; Anonim Tarih, Süleymaniye Kütp. Esad Efendi, nr. 2362, vrk. 112/a-113/a; Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c. II, sh. 273 vd; Bediüzzaman Said Nursi, Nutuk (Osm.), sh. 20; Kodaman, Bayram, Sultân II. Abdülhamid Devri DoÄŸu Anadolu Politikası, Ankara 1987, sh. 8 vd: Akgündüz, GüneydoÄŸu Meselesi ve Çözüm Yolları, İstanbul 1996, sh. 30 vd; Osmanlı Kanunnâmeleri, c. III (Diyarbekir Eyâleti Kanunnâmeleri), sh. 197-213. [2] Koca Müverrih, Bedâyi‘, c. II, vrk. 452/ab; Âli, Künh’ül-Ahbâr, Es’ad Efendi, nr. 2162, vrk. 249/a-251/a; Solakzâde, sh. 378-383; Topkapı Sarayı Müzesi ArÅŸivi, nr. 11634/26; E. 1019; Anonim Tarih, Süleymaniye Kütp. Esad Efendi, nr. 2362, vrk. 112/a-113/a; Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c.II, sh. 273 vd; Bediüzzaman Said Nursi, Nutuk (Osm.), sh. 20; Kodaman, Sultân II. Abdülhamid Devri DoÄŸu Anadolu Politikası, sh. 12 vd: Akgündüz, GüneydoÄŸu Meselesi ve Çözüm Yolları, sh. 40 vd; Osmanlı Kanunnâmeleri, c. III (Diyarbekir Eyâleti Kanunnâmeleri), sh. 213 vd.

Not: Bu makalede maalesef yine zazalar yok sayılmakta kürtlerin kuyruÄŸu gibi gösterilmektedir.DiÄŸer noktalarda ise güzel bir makaledir



Yorumlar: 0 Görünümler: 86
Etiketler: sunni, alevi, zaza tarihi, tarihi, kürt tarihi, çaldıran seferi, kürtler ve osmanlılar

Resimde görülen kodları giriniz
İsminiz
E-posta
Sadece site sahibi görebilir
WWW

Mövzu

Sən Wiki vəya HTML etiketləri mətində isdifadə edə bilərsiniz.



Saytda kimlər var?
İsimsiz: 9 İsdifadəçi: 0 (?)
Suistimal | MyLivePage tÉ™rÉ™findÉ™n yerləşdirmÉ™ | | © Kolobok smiles, Aiwan